Şehit Hüccetülislam Murtezâ Radmehr’in İbret Dolu Hayat Hikayesi

idrisMakalelerLeave a Comment

ŞEHİT HÜCCETÜLİSLAM  MURTEZÂ RADMEHR’İN   İBRET DOLU HAYAT HİKAYESİ

 

TAHRAN’IN LÜKS SEMTİNDE BAŞLAYAN HİKAYE

Nesep ve aile

Ben, Doktor Ferzâd Radmehr’in oğlu Murtezâ Radmehr, 1972 yılında İran’ın başkenti Tahran’ın güzel bir semtinde dünyaya geldim. Babamın bildirdiği ve ailemizde yaygın olduğu kadarıyla benim ailemin geçmişi Kaçar krallarına dayanmaktadır. Babamın babası Kaçarların kralı Nasuriddin’in kardeşinin torunuydu. Bundan dolayı babamın ailesi şu ana kadar kraliyet ailesinden gelen gelenekleriyle övünmektedir.

 

Annem Dr. Seyyide Aliye Hüseynî ise nesep açısından Hüseynî ailesinden gelmektedir. Bundan dolayı annem mezhebi geleneklere sıkıca bağlı kalmaya, onları uygulamaya özen göstermektedir.

 

Babam ve annemin ailelerinin yaşam şekilleri birçok açıdan farklılık göstermektedir. Her iki ailenin de kendilerine has düşünceleri ve yaşam şekilleri var. Baba tarafım biraz daha batı kültürünü taklit eden bir aileyken, anne tarafım daha çok dini geleneklere bağlı, geleneksel bir ailedir.

 

Tüm farklılıklarına rağmen annem ve babamı bir çatı altında bir araya getiren etkenlere gelince, bunun sebepleri her ikisinin tıp fakültesinde okudukları yıllara dönmektedir. Annem ve babam aynı dönemde, aynı fakültede ve aynı uzmanlık alanında okuyorlardı. Her ikisi de oldukça başarılı öğrencilerdi ve genelde başarı sıralamasında ilk sıralardaydılar. Okuldaki başarı, eğitim ortamındaki birliktelik, ikisi arasında bir yakınlaşmanın oluşmasına sebep oldu.

 

Tabi her şey o kadar da kolay gerçekleşmedi. Genelde birçok evlilikte olduğu gibi, toplum içindeki farklılıklar burada da önemli bir rol oynadı. Babamın ailesi kendisini seçkin ve kültürlü bir aile olarak gördüğü için bu evliliğe karşı çıktı. Bunun üzerine karşı taraf da bu evliliğe yanaşmak istemedi. Her iki aile kendi kültürü ve geleneğiyle öğünüp diğer tarafı beğenmiyordu. Her şeye rağmen annem ve babam vazgeçmediler ve sonunda evlilik gerçekleşti. Bununla beraber evlilikten önce iki aile arasında yaşanan tartışmaların kırıntıları her zaman varlığını korumaya devam etti.

 

Bu tartışmaların gölgesinde annem ve babamın evliliği gerçekleşti ve annemle babam normal bir şekilde güncel hayatlarına devam etmeye başladılar. Ancak ailemi etkileyen başka bir olay uzun süre varlığını korumaya devam etti.

 

Eğitim yıllarında annemin yakın akrabalarından Dr. Mansur Hakakyan adında bir akrabası vardı. Bu adam annemle evlenmek istiyordu. Ancak annemle babam evlendiklerinde bu adamın tüm hayalleri suya düştü. Adam bu işin sorumlusu olarak babamı gördüğü için ona karşı kin beslemeye başladı. Dr. Mansur Hakakyan, iş ortamında babamla tartışmaya girebilmek için bahane arıyor ve onu kötülemek için her fırsatı değerlendiriyordu. Böylece babamdan intikam almaya çalışıyor veya en azından içindeki kini dışarı atıyordu.

 

Dr. Mansur Hakakyan, babama sülük gibi yapışmış, peşini bir türlü bırakmıyordu. Öyle ki, babam başarılı oluğu birçok alanda sadece bu adamdan uzak durmak için çalışma yapmamaya başladı. Babam üniversitede ilim heyetine üyeydi, tıp fakültesinde öğretmenlik yapıyordu ve laboratuarda araştırma görevlisiydi. Bu adam yüzünden tüm bu görevleri bıraktı ve hatta uzun bir süre ülkesini bile terk ederek başka bir ülkeye gitti.

 

Bu dönemde olan ilginç olaylardan biri de babamın akciğer kanserini tedavi eden bir ilaç keşfetmesiydi. Dr.

Mansur bu olaydan haberdar olunca babamdan bu ilacın formülünü çalmak için uğraşmaya başladı, ancak tüm çabaları boşa çıktı. Bunun üzerine Dr. Mansur babama iftira kampanyalarını daha da hızlandırdı. Artık iş ortamı babam için çekilmez hale gelmişti. Bunun üzerine babam 1978 yılında beyin ve sinirler alanında yaptığı araştırmayı tamamlamak üzere Fransa’ya gitti.

 

Babam Fransa’da üç yıl kadar kaldı ve orada Dr. Marilla adında Hıristiyan bir bayanla evlendi. Bu bayan babamın Frishter adındaki öğretmeninin kızıydı. Fransa’da babamla tanışan Marilla bir gün babama nereli olduğunu sormuş. Babam da İranlı olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Marilla babama Muhammedî (Ehli Sünnet) mi, yoksa Şii mi olduğunu sormuş. Marilla’nın sünnet ehline meylini bilen babam kendisinin Muhammedî olduğunu söylemiş. Daha sonra ikisi arasında yakınlaşma oluşmuş ve evlenmişler.

 

Evlilikten beli bir süre sonra Marilla babamın Muhammedî (Sünni) değil Şii olduğunu öğrenmiş ve boşanma talebinde bulunmuş. Babam onu ikna etmek için çok uğraşmış. Ancak Marilla tek kelimeyle babama şu karşılığı vermiş: “Sünnet ehli demek Muhammedi (sav) put haline getirmek ya da O’nu (sav) süs eşyası gibi evlerin süsü haline getirmek değildir. Muhammediler, hayatlarının her alanında Muhammed (sav) gibi yaşamaya çalışan

insanlardır. Bundan dolayı da onları Ehli Sünnet ve’l Cemaat adı verilmiştir. Size gelince, kelimelerle oynuyor, gerçeği alt üst ediyorsunuz…”

 

Böylece Fransa’da başlayan evlilik kısa bir süre sonra sona erdi. Bu ayrılıktan sonra babam Fransa’dan ayrılarak Kanada’ya gitti. Babam on iki yıl ülke dışında kaldı. Bu süre içinde babamla devamlı bir şekilde telefonla görüşüyorduk. Bu süre içinde annem iki defa babamın yanına gitti. Babamın yokluğunda dedem bizimle ve evin

işleriyle ilgileniyordu.

 

Dr. Mansur’a gelince her geçen gün daha da çirkinleşiyordu. Babamın ülke dışında olduğu süre içinde defalarca anneme babamdan boşanıp kendisiyle evlenme teklifinde bulundu. Ancak annem gerçek manada hayâ ve vefa örneği bir kadındı ve onunla hiçbir şekilde ilgilenmedi.

 

1991 yılında babam Tahran’a geri döndü. Babam eskiye oranla daha iyi bir bilgi birikimi ve donanımla geri gelmişti. Bundan dolayı üniversite ortamında söz sahibi olan şahsiyetlerden biri olarak göreve başladı.

 

Babam Tahran’a geldikten sonra boşandığı eşi Marilla evlendiği yeni eşiyle beraber kendisini ziyarete geldi. Ahlaki ölçüler içerisinde aralarında iyi bir diyalog vardı. Her ikisi de birbirlerine karşı saygılıydılar. Onun babama karşı gösterdiği vefa örneklerinden biri de, babamın eski evrakları arasında unutulmaya yüz tutan akciğer kanseri ilacının formülünü alıp bazı incelemelerden sonra yayınlatması ve onun bir nüshasını babama göndermesiydi.

 

Babam her zaman bu konudaki başarısını eski Hıristiyan eşi Marilla’ya borçlu olduğunu söylerdi. Gerçi babam akciğer kanserinin ilacını bulan şahıs olarak kayıtlara geçmedi, fakat bununla birlikte böyle büyük bir buluşta payı olduğu için her zaman övünç duyardı.

 

Babamın uzun süre bizden ayrı olması bizim açımızdan pek kolay olmamıştı. Özellikle iki konuda çok büyük sıkıntılar çektik. Birincisi; başından beri bu evliliğe karşı çıkanlar devamlı bir şekilde üzerimize geldiler. Bu ise ev ortamına sıkıntı ve gerginlik olarak yansıdı. Daha önce de işaret ettiğim gibi annem ve babam çok farklı iki kültürden geliyorlardı, bundan dolayı evimiz iki farklı kültürün hâkim olduğu bir evdi. Başka bir ifadeyle evimizde iki farklı medeniyet vardı. Bir birleriyle uyuşmayan ve çoğu noktada birbirine zıt iki kültür bir araya gelmişti. Baba tarafım tamamıyla batıyı taklit eden onların kültürünü yansıtan bir yaşam şekline sahipti. Anne tarafım ise tam tersine geleneklerine bağlı, mezhebin kurallarından hiçbir şekilde taviz vermeyen bir aileydi.

 

Ekonomik açıdan hiçbir sıkıntımız yoktu. Gayet rahat bir hayatımız vardı ve hiçbir şeyin eksiliğini hissetmiyorduk. Biz üç kardeşiz; ikisi erkek, biri kız. Her ebeveyn gibi anne ve babamın en büyük istekleri çocuklarının sıhhatli bir şekilde büyümeleri ve her şeyin en iyisine sahip olmalarıydı.

 

Babam ve onun geniş ailesi benim alanında uzman iyi bir doktor olmamı istiyorlardı. Anne tarafım ise benim din âlimi olmam için ısrar ediyorlardı.

 

Her ne kadar şu an anne ve babam tarafından dışlanmış olsam da annemin yüzüme kondurduğu o sıcak öpücükleri, bana karşı olan sevgisini, babamın o sevgi dolu bakışlarını unutmam mümkün değil. Allah biliyor ya, onların benim için özel bir yerleri var. Onlara karşı duyduğum sevgi hiçbir zaman azalmadı. Allah’a ve inancıma olan sevgimden sonra yeryüzünde onlar kadar sevdiğim hiçbir şey yoktur. Onların geçeklerden yüz çevirmeleri her zaman içimi yakan bir yara oldu. Her ikisi de benim yüzümden ülkelerini bırakıp gitmek zorunda kaldılar ve bundan dolayı ne kadar üzüldüğümü Allah bilir.

 

BAŞKA BİR DÜNYANIN VARLIĞINI KEŞFETTİ

Çocukluk Yılları

Babamın eğitimini tamamlamak ve tıp alanında uzmanlık belgesi almak için gittiği günü hâlâ çok iyi hatırlıyorum.

 

Tabi her ne kadar babam gidişini bu şekilde lanse etse de, gerçekte onun yolculuğu Dr. Mansur’dan ve onun iftiralarından bir kaçıştı.

 

Babam gittikten sonra ailenin yönetimini dedem devraldı. O günlere ait bunun dışında başka bir şey hatırlamıyorum. Çocukluğumdan zihnimde kalan tek şey, iki aile arasındaki zıtlıklar, çatışmalar ve ev ortamındaki gerginlikti. Tabi babamın yokluğu, bu ayrılıkların ortaya çıkmasının en büyük etkenlerinden biriydi. Biz çocuklar ise bu ortamdan olumsuz anlamda çok etkileniyorduk.

 

Bir gün (1978), annemin elimden tutarak beni Niyarvan bölgesinde bir okula götürdüğünü ve o okula kaydettirdiğini hatırlıyorum. O vakitler çok küçüktüm ve etrafımda olan olaylara pek bir anlam veremiyordum. Ancak okula yazıldığım için çok mutlu olduğumu hatırlıyorum, sevinçten uçacak gibiydim.

 

O dönemlerle ilgili çok şey hatırlamamakla birlikte din eğitimine meylettiğimi, bu alanda okumak istediğimi hatırlıyorum. Bu ilginin bende nasıl ve neden oluştuğunu bilmiyorum ancak, ilkokuldan sonra aileme eğitimimi dini alanda sürdürmek istediğimi ve beni “Veliyu’l Asr” olarak adlandırılan okula kaydetmelerini istediğimi hatırlıyorum. Zannedersem bu ilgimde annemden dolayı evde hâkim olan dini prensiplerin etkisi vardı. Bundan dolayı, bir taraftan eğitimime devam etmek isterken diğer taraftan da dini eğitim almak istiyordum. Böylece 1984 yılından

itibaren bir taraftan İslami derslere devam ederken, diğer taraftan normal okul derslerimi dışarıdan vermeye başladım.

 

Dini Eğitime Başlangıç

 

Annemin uğraşları ve benim isteğim sonucunda babamın ve annemin ailesi belli şartlar altında benim İslami eğitim veren Veliyu’l Asr okuluna (1984) kaydolmama izin verdiler.

Benim dini okula kaydolmamla ilgili tartışmalar, Kanada’da bulunan babama kadar ulaştı. Babam bu habere çok üzüldü. Eğitimi tamamlayarak uzman doktor olmamı isteyen babam, oradan ayrılmam ve sadece modern eğitimin okutulduğu bir okula devam etmem için ısrar etti ve bu konuda çok sert bir tutum takındı. Bu konudaki gerginlik gittikçe büyüdü. Ben, annemden ve onun ailesinden de güç alarak dini eğitime devam etmek istediğimi söylüyordum. En sonunda annem son noktayı koyarak benim dini eğitimle beraber modern eğitime de devam edebileceğimi, bu durumda problemin kısmen çözüleceğini söyledi. Evde özel ders alabilmek için bazı öğretmenlerle anlaştık, böylece babamı da razı edebildik.

 

Okuldaki başarı durumum gayet iyiydi. Bundan dolayı hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadan iki okulun birinci sınıflarını başarıyla bitirdim. Her ne kadar bazı özel dersler maddi açıdan oldukça pahalı olsa da maddi durumumuz iyi olduğu için ciddi bir sıkıntıyla karşılaşmadık. İkinci yıl annem beni Kum’da dini eğitim veren Kadiriye Havzası’na gönderdi.

 

Annem, Kum’daki havzanın daha iyi olduğunu düşündüğü için beni oraya göndermişti. Ancak kısa bir süre sonra beni ziyarete geldiğinde, kendi gözleriyle öğrencilerin kaldığı yurt ortamını, bize verilen yemekleri ve ortamdaki genel durumu görünce, hemen Zenbilabad mahallesine gitti ve orada uygun bir ev tuttu. Annem, İslami eğitimim yanında diğer derslerimden geri kalmamam için de özel bir hoca ayarladı.

 

Derslerdeki başarı durumum gayet iyiydi, bundan dolayı Ayetullah Musevî, Ayetullah Estadî, Ayetullah Vahid Horasanî, Ayetullah Hüseynî gibi önde gelen hocaların bana karşı özel bir ilgileri vardı. Bu başarılarımın  arkasındaki asıl etken olan annemin benim üzerimdeki hakkını inkâr etmem mümkün değil. Annem benim için çok uğraştı, eğitimimi başarılı bir şekilde bitirmem için elinden gelen her şeyi yaptı. Bundan dolayı ona ne kadar teşekkür etsem azdır.

 

 

Bir taraftan medresedeki eğitimime devam ederken diğer taraftan dışarıdan liseyi bitirdim. Bu şekilde medrese eğitimim yanında okul eğitimim aksamadan devam etti ve dışarıdan lise diplomamı aldım.

 

Bu dönemlerde başımdan ilginç bir olay geçti. Yaz tatilimi, on iki yıl sonra yurda dönen babamın yanında geçirdiğim bir vakit, havzadaki hocalarımızdan Hucetu’l İslam Seyid Ğulâm Hüseyn Hüseynî, davet çalışmaları yapması ve bölgedeki genel durumu araştırması için Beluçistan’ın Kirman vilayetine bağlı Rimşek bölgesine gönderildi.

Çalışmayı, araştırmayı, bilinmeyenleri öğrenmeyi çok sevdiğim için Hucetu’l-İslam Hüseynî’yle beraber ben de gittim.

 

Rimşek bölgesi, tamamıyla Ehli Sünnet’in hâkim olduğu ve neredeyse hiçbir Şii’nin bulunmadığı bir bölgedir. Orada bir grup gençle görüştük. Bu gençlerden bazıları ilim talebesiydi. Görüşmemiz esnasında bazı akidevî konuları gündeme getirerek tartışmaya başladık. Onlar da karşılık olarak soru sormaya başlayınca, tartışma gittikçe kızışmaya başladı. Öyle ki tartışmamız rayından çıkarak münakaşa meclisine döndü. Ancak tartışmanın benim üzerimde farklı bir etkisi olmaya başladı. Sorulara cevap yetiştirmeye çalışırken aslında bir taraftan tükenmeye başladığımızı, bazı sorulara cevap bulmakta zorlandığımızı hissettim.

 

Bu yolculuğumuzdan geri döndüğümüzde içimde bir utanç duygusu vardı. Kendimi bir savaştan yenik çıkmış gibi hissediyordum. Kendileriyle tartıştığımız gençler hayatlarının baharında sakalları yeni çıkmaya başlamış ilim talebeleriydi. Bundan dolayı yaşadığım bu tecrübeyi unutmam mümkün değildir.

 

1987 yılında Kum’daki Feydiye havzasına kaydoldum. Bir taraftan derslerime ciddi manada yoğunlaşırken diğer taraftan araştırmalar yapmakla meşgul oluyordum. Bu dönemde, yazmakta fayda gördüğüm bazı olaylar yaşadım:

 

Bir program dolayısıyla Feyziye havzası öğrencileri, İran devrimi önderlerinden İmam Humeyni’nin oğlu Merhum Mustafa Humeyni adına bir makale yarışmasına katıldılar. Bu yarışmaya makalesiyle katılanlar arasında ben de vardım ve benim makalem ödüle layık görüldü. Bunun üzerine Kum Belediye Başkanı bana altın madalya hediye etti.

 

Bir defasında Kum’daki Cemkiran camiinde Şaban ayı dolayısıyla bir program düzenlenmişti. Bu programa İmam Mehdi’yle ilgili bir makaleyle katılmış ve makalemin sonunu şu hadisle bitirmiştim “En güzel amel, kurtuluşu beklemektir”. Bu makale üzerine, programı düzenleyenler ve katılımcılar bana özel bir ilgi gösterdiler. Programın sonunda Hücetü’l-İslam Tevhidî Neyâ, günün anısına bana bir yüzük ve esans hediye etti.

 

Bu dönemlerde okumaya, araştırmaya ve makale yazmaya çok önem veriyordum. Bundan dolayı, okul idaresinin ve hocalarımın bana karşı özel bir ilgileri vardı. Özellikle beş yıl gibi bir sürede çok önemli bir mesafe kaydetmem, öğrenciler arasından sıyrılarak ön plana çıkmama sebep oldu. Bu durum ise beni daha çok okumaya ve araştırmaya sevk ediyor, yeni şeyler öğrendikçe içimdeki okuma, yazma ve araştırma özlemi daha da artıyordu.

 

Bu durum, başımdan önemli bir olay daha geçene kadar devam etti. Bir defasında Seyid Hüseyin Abbasî, Beluçistan’ın Cabihar bölgesindeki bir grup Ehli Sünnet âliminin “Âşıkların Sırrı” adı altında, bir araya getirerek Kum’a gönderdikleri makaleleri gözden geçirmem için bana verdi.

 

Bu makalelerin ana konusu, Ehli Sünnet’in akidesi, onların Rasûlullah (sav)’ın ehli beyti ve ashabı hakkındaki düşüncesiydi. Bu makaleleri okuduktan sonra Rimşek bölgesinde tartıştığımız gençler aklıma geldi. Zihnimde yeni bazı sorular belirmişti ve onları göz ardı etmem mümkün değildi. Bunun üzerine iyi bir ilmi birikimi olan, sorularıma tatmin edici cevaplar verebilecek bir ilim kaynağına başvurmam gerektiğini düşündüm.

 

Zihnimde canlanan tüm soruları düzenli bir şekilde yazdım, medresenin yönetimine gittim ve onlardan bu konuda bana yardımcı olmalarını istedim. Ancak hocalarım sorularıma cevap vermek yerine, Kum’daki Cuma imamının yardımcısı Seyid Ayetullah Eminî’nin kütüphanesine gitmemi ve orada araştırma yapmamı tavsiye ettiler. Seyid Ayetullah Eminî, felsefe ve mantık alanında uzmandı ve meşhur âlimlerdendi.

 

Tevhidî Neya’nın yardımı ve yönlendirmesiyle Seyid Ayetullah Eminî’nin kütüphanesinde araştırmalar yapmaya başladım. Her ne kadar Ayetullah Eminî’yle görüşmek istediysem de, kütüphane sorumlusu meşgul olduğunu söylediği için görüşme imkânı bulamadım. Ancak benim pes etmeye niyetim yoktu, üç haftalık bir uğraş ve ısrar sonunda Ayetullah Eminî’yle görüşme imkânı buldum ve elimdeki soruları ona yönelttim.

 

Ayetullah Eminî soruları okudukça yüzünün şekli değişmeye başladı, sonunda kızmaya ve bağırıp çağırmaya başladı. Bir taraftan sinirden titriyor, diğer taraftan bu makaleleri yazan ve onları yayınlayan herkese ağır hakaretlerde bulunuyordu.

 

Gördüklerim karşısında şaşırıp kalmıştım. İlmiyle, saygınlığıyla meşhur bir insanın, kendinden geçercesine sinirlenmesini, ağza alınmayacak sıradan küfürleri sarf etmesini hayal bile edemezdim. Sonunda Ayetullah Eminî bana döndü ve bağırarak şöyle dedi: “Git kitaplarımı ve bu konudaki çalışmalarımı oku, eğer ikna olmazsan büyük camiye gel sorularına orada cevap vereceğim”.

 

Her halükârda benim pes etmeye niyetim yoktu. Bu fırsatı değerlendirerek Hücetü’l-İslam Tevhidî Neyâ ile beraber büyük camiye gittik. Ayetullah Eminî derslerini bu mescitte veriyordu. İçeri girdiğimizde Ayetullah Eminî etrafında toplanan öğrencilerine ders veriyordu, yanına yaklaştım ve aynı soruları tekrarladım. Ancak aynı şaşkınlığımı tekrar yaşadım. Ayetullah Eminî bu kez daha da kötü sinirlendi, sorularıma cevap vermek yerine bu makalelerin yazarlarına hakaretler yağdırmaya ve ağza alınmayacak sözler söylemeye başladı. Bu ikinci olay benim için bardağı taşıran son damla oldu. Kendimi tutamayarak sert bir şekilde karşılık vermeye başladım ve Ayetullah Eminî’nin yüzüne bağırarak: “Hocam! Bir daha cahillerin meclisine asla gitmeyeceğim” dedim. Ayetullah Eminî daha da sinirlendi ve hemen bana verilen bursun kesilmesini emretti.

 

Kum’daki ilim havzalarının öğrencilerine aylık altı ya da yedi bin tümen burs veriyorlardı. Bu burslar üç kişinin kontrolündeydi. Bunlar; Ayetullah Eminî, Ayetullah Meşkînî ve Ayetullah Vahid Horasanî’ydi.

 

İlim havzasında altıncı yılımı tamamlamak üzere olduğum bu dönemlerde bu makaleler, lise eğitimim, çeşitli kitap okumalarım ve yaşadığım bu olaylar, içimde bir şeyleri harekete geçirmişti. Tüm bu etkenler bir araya gelmiş, beynimde şimşeklerin çakmasına sebep olmuştu. Artık bizim dışımızda bir dünyanın daha bulunduğunu, dar kalıplara sığdırılmış Şia düşüncesi dışında başka düşüncelerin de var olduğunu anlamaya başlamıştım. Belki de bunlar, Şia düşüncesini yeniden gözden geçirmem için beni harekete geçiren ilk kıvılcımlardı.

 

 

HAKSIZLIĞA KARŞI ÖĞRENCİLERİ DESTEKLEDİ

Üniversite Eğitimi

 

1988 yılında üniversiteye girebilmek için genel imtihana katıldım. Allah’ın yardımıyla aldığım puanlar gayet yüksekti. Bu puanlarla tıp, eczacılık gibi birçok önemli fakültede okuyabilme olanağı yakaladım.

 

Bu sonuç, annem ve babamı çok memnun etti. Sonuçlar özellikle babamı çok memnun etmişti. Böylece benimle ilgili hayallerini gerçekleştirebilme olanağı yakalamıştı, bundan dolayı tıp fakültesine kaydolmam için ısrar ediyordu. Babamı kırmayarak 1988 yılında Şehid Behişti Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım.

 

Üniversite eğitimiyle başlayan yoğunluğum, beni kısa bir süreliğine İslami ilimlerden uzak tuttu. Üniversite ortamı çok farklıydı ve benim alışkın olduğum medrese ortamına hiçbir şekilde benzemiyordu. Bundan dolayı, ilim havzasında devamlı giydiğim elbiseleri çıkardım ve halkın giydiği sıradan elbiseleri giydim.

 

Üniversiteye başladıktan kısa bir süre sonra, Feyziye havzasından bir heyet gelerek benimle görüştü. Bunlar, okulumuza bağlı davet heyetiydi ve havzadaki başarılı öğrencilerden olduğum için benim kendilerine katılmamı ve davet heyetinin bir üyesi olarak çalışmalara devam etmemi istiyorlardı.

 

İlim havzasının son yılında yaşadığım fikri değişimler yüzünden davet heyetine katılmak istemedim ve tekliflerini uygun bir dille reddettim. Ancak davet heyeti bu cevabımdan pek hoşlanmadı. Çünkü heyetin yönetimi benim kendilerine katılmamı istiyordu. Heyetin yönetimindekiler gidip babamla konuştular ve taleplerini babamı razı edebilecek bir üslupla sundular. Bunun üzerine babam üzerime gelmeye ve bu heyete katılmam için ısrar etmeye başladı. Durum böyle olunca babamı kırmamak için isteksizce davet heyetinin teklifini kabul ettim.

 

Her şeye rağmen üniversitede birinci yılın ilk dönemi her hangi bir problem olmadan normal bir şekilde geçti ve ikinci dönem, üniversite ortamına biraz daha alışmış olarak derslerime başladım.

 

Üniversitede öğrenci birliğine ve daha sonra üniversite davet heyetine katılmam, benim üniversite ortamını daha yakından tanımamı, eğitim ortamındaki farklı fikirler ve düşüncülerle daha çok haşır neşir olmamı sağladı. Bazen öğrenciler arasında fikri tartışmalar yaşanır ve bu tartışmalar uzun süre gündemde kalırdı. Bu nedenle öğrenci birliğinin bir üyesi olarak, bu tartışmaların bir parçası olmak zorunda kalıyordum.

 

Çoğu kez davet heyetindeki çalışmalarım, yanlış anlaşılmalara ve iyice düşünülmeden alınan kararlara karşı

mücadele etmekten ibaretti. Okulun davet heyetinde olduğum için birçok olaydan ya birinci elden haberdar oluyor  ya da olaya müdahil olmak zorunda kalıyordum. Ne yazık ki üniversite, öğrencilerin problemleriyle ilgilenirken onlar adına çözümler üretmek ve tarafsız yaklaşmak yerine çoğu yerde hissi davranıyor, olayların iç yüzünü araştırmadan baştan savmacı bir yöntem takip ediyordu.

 

Okulun bu tutumu, benim öğrencilerle daha çok ilgilenmeme ve onlara daha çok öncelik vermeme sebep oldu. Bu durum ise, bazı durumlarda okul idaresiyle benim zıt taraflarda bulunmamıza sebep oluyordu. Her şeye rağmen yaptığım şeyin doğru olduğuna inandığım için halimden memnundum. Benim tek hedefim okul idaresinin taleplerinden ve okulun menfaatlerinden daha çok öğrencilerin problemleriyle ilgilenmek ve bu problemlere uygun çözümler aramaktı. Okulun davet heyetinde olmama rağmen, öğrencilerin haklarını savunmam gerektiğinde onlara destek çıkmam, öğrenciler arasında sevilen biri olmama sebep olmuştu.

 

Bana göre – zannederim bu konuda birçok kişi benimle aynı görüştedir – okul, öğrencilerin eğitimiyle ilgilendiği gibi öğretimiyle de ilgilenmeli, onların doğal yeteneklerini ortaya çıkarmak için ortam hazırlamalı ve bu yöntemle toplumun problemlerini çok yönlü olarak sahiplenmeliydi. Aynı şekilde okul, gençlerin üniversite çağında içinde bulundukları değişimi göz önünde bulundurarak gerekli rehberlik hizmetleri vermeliydi. Çünkü insanın fıtri ihtiyaçlarını görmezlikten gelmek, çoğu zaman toplumsal ve ahlaki açıdan hoş olmayan kötü sonuçlar doğurabilmektedir.

 

Ne yazık ki, bu gibi önemli konuların ikinci plana atılması okul ortamına yansımış ve okulda, fesadın farklı şekillerde ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Öğrenci birliği ve okulun davet heyeti içinde bulunduğum için, kendimi de bu kötü ortamdan sorumlu görerek bu konuyu, üniversite davet heyetinin sorumlusu Seyid Muhammed Rıza Hüseynî’yle görüşüyor, ancak bir sonuç alamıyordum. Göründüğü kadarıyla benim takip ettiğim yöntem, davet heyeti tarafından pek olumlu karşılanmıyordu. Davet heyetinin olaylara bakışı oldukça yüzeyseldi, yaşanan olayları çok yönlü değerlendirmeden, düz mantıkla çözmeye çalışıyorlardı. Bu yüzden Seyid Hüseynî’yle birkaç defa gergin anlarımız oldu.

 

Bir defasında polis, okulun bayan öğrencilerinden birini tutukladı. Söylendiği kadarıyla bu bayanın okulun dışında birkaç gençle ahlaki olmayan ilişkileri varmış. Bu bayan, okulumuzun öğrencisi olduğu için okulun konuyla

ilgilenmesi gerekiyordu ve konu davet heyetine havale edildi. Bayan, bir şekilde davet heyetini ikna ederek suçsuz olduğunu ortaya koydu, böylece problem çözülmüş oldu ve bayan serbest bırakıldı. Ancak bu olay üzerine okulda, davet heyetinin sorumlusu Seyid Hüseynî’nin bu bayanla özel ilişkileri olduğu için onu serbest bıraktığına dair dedikodular yayılmaya başladı.

 

Yine başka bir olayda, iki öğrenci okul ortamında ahlaki olmayan ilişkilerde bulundukları suçlamasıyla tutuklandılar ve konu okulun davet heyetine havale edildi. Yapılan görüşmelerde iki öğrenci, aralarında ahlaki olmayan bir durum olmadığını, sadece birbirlerini sevdiklerini ve ileride evlenmeyi düşündüklerini söylediler. Ancak davet heyeti onların sözlerine inanmadı ve kız öğrenciyi test yaptırmak için hastaneye gönderdi. Yapılan tahlilde ikisinin doğru söylediği ortaya çıktı.

 

Kendi gözlerimle, kızın bir taraftan ağlarken diğer taraftan rektöre ve davet heyetine bağırarak şöyle dediğine şahit oldum: “Bizi insanların önünde rezil ettiniz, bize haksızlık ettiniz, siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız?! Sizde hayâ ve utanma adına bir şey kalmadı mı?!…”

 

Her şeye rağmen davet heyeti, bu iki öğrencinin okuldan atılmasına karar verdi. Okul öğrencileri bu haksız uygulamayı protesto ettiler ve okul idaresi öğrencileri yatıştırmak için özel bir oturum yaparak açıklama yapmak zorunda kaldı. Ben bu oturumda kalkıp öğrencilerin haklarını savunan sert bir konuşma yaptım.

 

Bu konuşma üzerine istihbarat birimine çağrıldım, beni pişman olduğuma, bu gibi davranışlarda bir daha bulunmayacağıma dair bir açıklamaya imza atmak zorunda bıraktılar. Ayrıca bir sonraki oturumda öğrencilerin önünde söz hakkı alarak yanlış yaptığıma, okul idaresinin haklı olduğuna dair açıklama yapmam için baskı yaptılar.

 

Birkaç gün sonra okul idaresi yine bir oturum düzenledi, utangaç ve buruk bir halde öğrencilerin önüne çıktım.

Daha birkaç cümle sarf etmeden öğrencilerden biri ayağa kalkarak gür ve kızgın bir sesle: “Ey Radmehr! Daha iki üç gün geçmeden sana ne oldu böyle? Nasıl böyle yüzde yüz değişebildin?! Bunu yapman için sana ne kadar ödediler?!” dedi.

 

Her şey bir anda değişmişti, öğrencilerin yüzlerindeki kini ve nefreti okuyabiliyordum. Daha düne kadar beni haklarını savunan, onları destekleyen biri olarak görürken, şimdi düşmanlarıymışım gibi bakıyorlardı.

 

MUT’ANIN GERÇEK YÜZÜNÜ GÖRDÜ

Mut’anın gerçek yüzünü gördü

 

Üniversitedeki birinci yılın ikinci dönemi bu şekilde sona erdi. Bu son dönemde ilk defa tutuklanma, hapis ve

işkence kavramlarıyla birebir yüz yüze gelmiştim. Bu kavramlar, o günden sonra hiç peşimi bırakmadı ve şu ana kadar da beni bir gölge gibi takip etmektedir…

 

Okuldaki birinci sınıfımın ikinci dönemi birçok tartışma ve problemle sona ermişti. Bir taraftan sorumluluk bilinciyle hareket ederken diğer taraftan okul idaresiyle karşı karşıya gelmiştim. Ayrıca öğrenciler arasında sevilen biriyken baskılar altında yaptığım açıklamayla okulda sevilmeyen şahsiyetlerden biri olmuştum. İstihbarat birimi tarafından gözaltına alınmış ve baskılar altında pişmanlık vesikasına imza atmıştım. Tüm bu gelişmelere bağlı olarak babamla karşı kaşıya gelmiş ve onun gazabına maruz kalmıştım…

 

Artık kendimi okul ortamında rahat hissetmiyordum. Okulda, bir anda sevilmeyen şahıslardan biri olmuştum ve bu bana çok ağır geliyordu. Bundan dolayı okula yaz dönemi için kaydımı yaptırmadım. Üniversiteye gelirken havzadaki eğitimimi yarıda bırakmıştım. Her şeye rağmen içimdeki ilim sevgisi canlılığını koruyordu ama ilim havzasına tekrar dönmek istemiyordum. Diğer taraftan havzadaki ortamın, bulunduğum koşullar açısından benim için daha iyi olacağını da düşünüyordum. Oraya giderek üzerimdeki baskıları biraz hafifletebilirdim. Bunun üzerine Kum’a gittim ve Feyziye havzasında yarıda bıraktığım eğitime yeniden başladım. Havzaya başladıktan sonra biraz daha rahat ettim ve orada kalmamın, üniversiteye oranla benim için daha iyi olacağına kanaat getirdim.

 

İlim havzasına yerleştikten kısa bir süre sonra cüppemi giydim ve sarığımı takmaya başladım. Niyetim

medresedeki eğitimi tamamlamaktı ancak babam Kum’a geldi ve okula dönerek tıp eğitimimi tamamlamam için ısrar etti. Babamın ısrarları karşısında uzun süre duramayacağımı anlayınca havzadan ayrıldım ve 1989 yılında ikinci sınıf için Tıp Fakültesi’ne yeniden kayıt yaptırdım. Ancak hiç istekli değildim. Birinci sınıfta okula kaydımı yaptırdığım zamanki heyecanımdan eser kalmamıştı. Kendimi hiçbir hedefi olmayan, iradesi zayıf, boş yere yaşayan bir insan gibi görüyordum. Öğrenciler arasında kendimi yalnız hissediyordum. Sanki öğrenciler beni uzağa atmış ve hiçbir şekilde benimle görüşmek istemiyor gibiydiler.

 

İkinci sınıfta okula kaydımı yapınca, bu defa cüppemi ve sarığımı çıkarmadım. Öğrenci birliğinin etkinliklerine ve dini programlara katılıyor, üniversite imamının olmadığı durumlarda camide imamlık yapıyordum. Bununla beraber öğrencilerin bana bakışlarından, benden ne kadar nefret ettiklerini okuyabiliyordum. Buna karşılık okul idaresi ve davet heyetinin gözdesi olmuştum.

 

Babam, benimle her görüşmesinde beni övüyor ve benimle ne kadar gurur duyduğunu dillendirmeye çalışıyordu. Babamın tüm sözlerinin, benim maneviyatımı güçlendirmek için söylenmiş güzel sözlerden ibaret olduğunun farkındaydım. İçinde bulunduğum ruhi, fikri ve duygusal çöküntüye rağmen dışarıya hiçbir şey yansıtmamaya özen gösteriyor ve her şey yolundaymış gibi hareket ediyordum.

 

Bir seferinde öğrenci birliği tarafından öğrenci yurtlarını denetlemekle görevlendirilmiştim. Öğrencilerin yurduna gittiğimde bana bakışları çok farklıydı, sanki istihbarat görevlisi, Hizbullah’ın üyesi veya aşırılardan bir şahısmışım gibi bakıyorlardı. Varlığımın onları rahatsız ettiğini çok rahat hissediyordum ve gözlerindeki nefret net bir şekilde okunuyordu.

 

Zaman, bazen çok hızlı geçerken bazen de öldürücü bir yavaşlıkla geçiyordu. İkinci sınıfı bitirdiğimde, geride birçok olay ve üzücü anılar bıraktım. Bunlardan bazıları şöyleydi:

 

Birincisi; bir defasında Kum’daki arkadaşlarımdan Ali Rıza Muhammedî, Tahran Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’nden bir arkadaş ve Ebu Talib Salihî’yle beraber, biraz vakit geçirmek için Tahran’ın güney taraflarına doğru gittik. Yolda bir yerde aileme telefon açmak istedim. Telefon merkezine girdik ve sıramızın gelmesini bekledik.

 

Telefon merkezinde Beluçi elbisesi giyen bir adam oturuyordu. Adamın görüntüsünden, Ehli Sünnet’in âlimlerinden biri olduğu anlaşılıyordu. Adamın yanında bir grup genç oturuyordu, göründüğü kadarıyla bu gençler de telefon için sıra bekliyorlardı. Kısa bir süre geçtikten sonra gençlerden biri, bu Beluçi âlime yöneldi ve birazcık alaycı bir üslupla; “Sen Sünni misin, yoksa Şii misin?” dedi. Adam onların soru şekline karşılık; “Şii olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Gençler biraz garipseyerek: “Niye, Şiilerin hangi ayıbı var?!” dediler. Adam; “Allah rızası için, insanda ayıp olarak kabul edilip de Şiilerde bulunmayan ne var?” dedi.

 

Bunun üzerine, gençlerle bu adam arasındaki tartışma gittikçe sertleşmeye başladı. Biz de biraz uzakta oturmuş olanları izliyorduk. Gençlerden biri; “Sizin en büyük ayıbınız Ömer’dir (r.a). Ömer, helâlı haram ve haramı da helal kılan şahıstır” (1) dedi. Beluçi âlim dedi ki: “Allah rızası için bana, Ömer’in (r.a) helal kıldığı bir haram ya da haram bir helal söyleyebilir misin?” Genç dedi ki: “Mut’a nikâhı helal olduğu halde Ömer onu haram kıldı”. Sünni âlim dedi ki: “Sana bir şey sormak istiyorum, sence mut’a nikâhı güzel bir şey midir?”. Genç dedi ki: “Evet, binlerce defa evet”. Sünni âlim dedi ki: “Eğer mut’a nikâhı helal ve güzel bir şey ise, bak ben senin Müslüman kardeşinim ve ben uzun zamandan beridir ailemden uzaktayım, bundan dolayı mut’a nikâhına ciddi manada ihtiyacım var.

 

Bana kız kardeşini mut’a nikâhı yapmak üzere verebilir misin? Eğer dediğin gibiyse çok sevap kazanmış olacaksın”.

 

Genç bu cevaba çok kızdı, arkadaşlarıyla beraber Sünni âlimi dövmeye başladı ve onu dışarı attı. Ben ve arkadaşlarım dışarı çıktık, Sünni âlimi arabamıza aldık, lokantaya götürdük ve bizimle beraber bir şeyler yemesini istedik. Yemek masasında arkadaşlarım saygı ve edep ölçüleri içinde tartışmaya sebep olan konu hakkında Sünni âlimle konuşmaya başladılar.

 

Tartışma esnasında konu, dört halifenin faziletine ve Ali (r.a)’in diğer dört halifeden üstün oluşuna geldi. Arkadaşlarım dediler ki: “Ali (r.a)’ın diğer halifelerden üstün olmasının sebebi; onun daha çok kültürlü ve eğitimli olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer halifeler okuma yazma bilmedikleri halde Ali (r.a) bir kitap yazdı.”

 

Sünni âlim dedi ki: “Bakın biz Ali (r.a)’ın üstün oluşunun sebeplerinden birini, onun vahiy kâtibi oluşuna dayandırıyoruz. Eğer siz, bunu Ali (r.a)’ın diğer halifelerden üstün oluşu için bir sebep olarak görüyorsanız, bu konuda Muaviye (r.a)’ın durumunu göz önünde bulundurmanız gerekmez mi? Muaviye (r.a) de vahiy kâtibiydi ve okumuş kültürlü bir insandı. Diğer taraftan Ali (r.a)’ın babası Ebu Talip okuma yazmayı bilen bir insan değildi ve Ali (r.a), Rasûlullah (sav)’in tavsiyesi üzerine okuma yazmayı öğrendi.

 

Emiru’l Mu’minin Ali (r.a)’ın yazdığı kitaba gelince, Nehcul Belağa kitabını yazan Ali (r.a) değil, tam tersine bu kitabı derleyen ve içinde binlerce aslısız hadis toplayan, daha sonra da kitabı Ali (r.a)’a nispet eden şahıs Şeyh Rıza’dır”.

 

Adamla tartışmayı devam ettirmek için yeterli hazırlığımızın olmadığını görünce tartışmayı fazla uzatmadık ve vedalaşarak ayrıldık. Ancak, adamın o gençlerle olan tartışması ve mut’a nikâhı konusunda söylediği sözler beni çok etkiledi. Bunun üzerine bu konuyu yeniden gözden geçirmeye karar verdim.

 

İkincisi; bir defasında Tahran’dan Kum’a giderken tesadüfen otobüste meşhur Kur’an hafızı Gulâm Rıza Kârdân’la karşılaştım. Şeyh Kârdân, mezhepler arası diyalog görüşmelerini başlatan, Şia ve Sünnet Ehli arasında yakınlaşma için çalışmalar yapan en bariz şahsiyetlerden biri olarak bilinir.

 

Şeyh Kârdân’ın yakınında bir bayan oturuyordu. Rıza Kârdân, yolda bu bayanla sohbet etmeye başladı ve yol boyunca konuştular. Ne konuştuklarını duyamıyordum, ancak arabadan indiğimizde Rıza Kârdân ufak bir kağıdı kadının eline sıkıştırdı.

 

Üç gün sonra, bir kitap talebinde bulunmak üzere Rıza Kârdân’ı evinde ziyaret ettim. Eve gittiğimde aynı kadını Rıza Kârdân’ın evinde, ev elbisesiyle gördüm ve onun ailesinin o an evde olmadığını biliyordum. Bu duruma çok şaşırdım. Normalde Rıza Kârdân’ın vaktini almadan hemen çıkmak istiyordum ancak, bu durumu görünce olayın içi yüzünü merak ettim ve biraz ağırdan aldım.

 

Benim varlığım Rıza Kârdân’ı rahatsız etmeye başladı, davranışlarından hiç rahat olmadığı anlaşılıyordu. Bana, bir kitap çalışmasıyla meşgul olduğunu söyledi, dolaylı olarak biran önce çıkmamı istiyordu. Ancak ben ağırdan aldım ve o bayanın evde var oluş sebebini öğrenmek istediğimi ona hissettirmeye çalıştım. Göründüğü kadarıyla tutumumdan, benim olayın iç yüzünü öğrenmek istediğimi anladı ve dedi ki: “Bu kadın bana helaldir. Ben onunla mut’a nikâhıyla evlendim”.

 

Daha sonra Rıza Kârdân, yaptığı şeyin meşru davranış olduğunu ifade etmek için bana mut’a nikâhının ne olduğunu, onun meşruiyetine dair Merhum Ayetullah Talikânî, Ayetullah Haşimi Rafsancanî gibi şahsiyetlerin yaptığı çalışmalardan bahsetti. Kârdân, mut’anın İslam’a muhalif olmadığı, tam tersine bu davranışın ahirette sevabı olan bir amel olduğu ve ihtiyaç duymam durumunda bu kadar sevabı olan bir ibadeti kendime haram kılmamam gerektiği konusunda bana nasihatte bulundu. Kârdân, konuşmasının devamında mut’a felsefesini, mut’anın toplumsal bir çok olaya nasıl çözüm ürettiğini, onun sayesinde toplumun fesattan nasıl korunduğunu detaylı bir şekilde anlatmaya çalıştı. Tüm bu açıklamalardan sonra artık orada yapacak bir işim kalmamıştı, ondan izin istedim ve evinden çıktım.

 

Üçüncüsü; Sosyoloji Fakültesi’nden arkadaşlarım Ali Rıza ve Seyid Ebu Talip Salihî toplumsal bir konuyu araştırmaya başladılar. Arkadaşlar, resmi yerlerden gerekli izinleri aldıktan sonra işlerine koyuldular.

 

Bu iki arkadaş, halkın yoğun olduğu park, cadde vb yerlere giderek fesat, ahlaksızlık gibi konuları araştırıyorlardı. Konu ilgimi çektiği için onlardan izin alarak araştırmaya ben de katıldım.

 

Öğrenci parkı olarak meşhur olan Ekbatan parkına gittik, kameramızı hazırladık ve parkın güzel yerlerini çekmeye başladık. Bu arada arkadaşlarımızdan biri, yanımızdan geçen yaşlı bir bayanı durdurdu ve ona; “Affedersiniz!

Bazı toplumsal olaylarla ilgili bir araştırma yapmak istiyoruz, sorularımıza cevap verebilir misiniz?” dedi.

 

Kadın oldukça üzgündü ve psikolojik durumu iyi gözükmüyordu. Bize bağırarak şöyle dedi: “Buyurun kalbimi çekin, o vakit kızlarımızın niçin fesada karıştıklarını, sadece bir lokma ekmek kazanmak için neler yaptıklarını görmüş olursunuz. Bizim toplumumuzda genç kızlar, karınlarını doyurmak için mut’a nikâhı adı altında kendilerini satıyorlar!”.

 

 

Yaşlı kadın, detaylı bir şekilde mut’a nikâhını ve onun olumsuz sonuçlarını, toplumdan örnekler vererek anlatmaya başladı. Karşılaştığımız manzara karışışında şaşırmıştık, anlatılanlar karşısında etkilenmemek mümkün değildi…

 

Dördüncüsü; araştırmamızın başka bir safhasında genç bir bayana, aşk hakkında ne düşündüğünü sorduk. Genç bayan bize şu karşılığı verdi: “Bana göre aşk ekmektir, aşk sudur, aşk izzet ve onur içinde yaşayabileceğimiz bir hayatın arayışında olmaktır, aşk karın doyurmaktır”. Bayan daha sonra ağlamaya başlayarak konuşmasına şöyle devam etti: “Bayanların bir lokma ekmek bulmak için kendilerini mut’a nikahı adı altında satmak zorunda kaldıkları bir toplumda, siz hangi aşktan bahsediyorsunuz?!”

 

Genç bayan daha sonra, toplumdaki mut’a nikâhının gerçeklerinden, toplum üzerinde bıraktığı etkiden bahsetmeye başladı. Gerçekler, insanın kanını dondurmaya, ezberini bozmaya yeterdi. Genç bayan konuşmasına devam ederek şöyle dedi: “İhtiyaçlarını gideren, mut’a nikâhı yaptıkları bayanlar üzerinden şehvetlerini tatmin eden beyler, bu ilişki sonucu dünyaya gelen çocukları sahiplenmemekte ve hiçbir şekilde bu çocukları kendi adlarına kaydetmeye yanaşmamaktadırlar. Zaten bir lokma ekmeğe muhtaç olduğu için mut’a nikâhını tercih eden bayan, çocuğuyla beraber kendisini bekleyen bin bir problemle baş başa kalmaktadır.”

 

Genç bayanın, mut’a nikâhına karşı duyduğu nefret ve onu tasvir şekli eşsizdi ve bunu yazıya dökmek hiçbir şekilde mümkün değil…

 

Başka bir bayana aşk hakkında soruduğumuzda, bize şu cevabı verdi: “Aşk, bugünlerde cinayet, zina, mut’a ve sonra ayrılıktır”.

 

İki arkadaş bu çalışmayı hazırlayıp üniversiteye sundukları halde araştırma, din adına ortaya atılmış, gerçekte dinle alakası olmayan, bazı yanlış fıkhî hükümlerin neden olduğu kötü sonuçları ortaya koyduğu için, üniversite yönetimi tarafından yayınlanmadı.

 

Aslında araştırma, herkesin gayet net bir şekilde bildiği ancak konuşmaya cesaret edemediği bir gerçeği ortaya koymaktan başka bir şey değildi.

 

Bir seferinde, öğretmenimiz Muhammediyân’la İslami ilimler dersindeydik. Sınıfımızda Ehli Sünnet’ten birkaç öğrenci de vardı. Anlaşıldığı kadarıyla bu öğrenciler, üniversitenin misafirleri olarak orada bulunuyorlardı. Bu öğrencilerden biri Kürt elbisesi giymişti, diğeri ise göründüğü kadarıyla Türkmen’di. Ders esnasında aniden konu, mezhepler ve mezhepler arasındaki ayrılıklara geldi.

Seyit Muhammediyân, konuşması esnasında ilk üç halifeyi, sahibi tarafından sağıldıktan sonra geri kalan sütlerini yere döken üç ineğe benzetti. Bu benzetme şekli Ehli Sünnet’ten olan öğrencilerin çok zoruna gitti. Öyle ki, Kürt öğrenci aşırı bir şekilde sinirlenerek dersi terk etti ve geri gelmedi.

 

İkinci sınıfın özellikle ikinci döneminde yaşadığım bu olaylar, beni istenilen manada ders çalışmaktan alıkoydu.

Derslerime karşı içimde hiçbir ilgi yoktu ve onlara gerekli ehemmiyeti bir türlü veremiyordum. İçimde büyük bir bıkkınlık ve ruhi yorgunluk vardı. Diğer taraftan tanık olduğum bu olaylar, mut’adan aşırı bir şekilde nefret etmeme sebep olmuştu. Öyle ki, “mut’a” kelimesini duymaya bile tahammülüm yoktu.

 

Böylece üniversitedeki ikinci yılım sona erdi. Üçüncü sınıfa geldiğimde, medreseyle bağlarımı koparmadığım için bir taraftan medrese derslerine devam ediyordum. Ancak üçüncü yılda, üniversitedeki derslere ek olarak hastanede de bulunmak zorunda kaldığım için, medrese eğitimini geçici olarak durdurmak zorunda kaldım.

 

Dipnot:

 

Gerçekte mut’a nikâhını yasaklayan Ömer (r.a) değil, Rasûlullah (sav)’in kendisidir. Ali (r.a) bu konuda şöyle demektedir: “Rasûlullah (sav) Hayber gününde evcil eşek eti ve mut’a nikâhını yasakladı”. “El-İstibsar” Tûsî (3/143), “Vesailu Şia” Hur Amilî (21/12)

Aynı şekilde, Allah rahmet etsin, imamlar da mut’a nikâhını yasakladılar. Abdullah Senal şöyle dedi: “Ebu Abdullah (r.a)’a mut’a hakkında sordum, bana şöyle dedi: “Kendini onunla kirletme”. “Mustedreku Vesail” (14/455) Mufaddal şöyle dedi: “Ebu Abdullah (r.a)’ı aynı şekilde derken duydum: “Ondan uzak durun, birinin avret yerinizi görüp onu kardeşlerine ve arkadaşlarına aktarmasından korkmaz mısınız?!” Kâfî (5/453), Vesailu Şia (21/22).

Muhammed b. Şem’ul şöyle dedi: “Ebu Hasan bazı valilerine mektup yazarak şöyle dedi: “Mut’a nikâhını helal kabul etmeyin. Size düşen sünneti uygulamaktır.” Kâfî (5/453). Ayetullah Haşimi Rafsancani 684 sayılı Şira’ dergisine verdiği bir mülakatta, İran’da mut’a nikâhı sebebiyle çeyrek milyon kimsesiz çocuk olduğunu söylemişti.

 

 

SÜNNİLERE KARŞI KAZANILAN SAHTE ZAFER

Sünnilere karşı kazanılan sahte zafer

 

Üçüncü yılda ailem, evlilik konusunu gündeme getirdi ve geleceğimi düşünerek bu konuda harekete geçmemi istedi. Babamın ailesi, özellikle amcamın kızıyla evlenmemi istiyordu. Amcamın kızı benimle beraber Tıp Fakültesi’nde okuyordu. Aynı fakültede olduğumuz için birbirimizi iyi tanıyorduk. Onu yakından tanıdığım için, bu evliliğin mümkün olamayacağını düşünüyordum. Çünkü ikimiz çok farklı iki dünyadandık, olaylara ve topluma bakışımız çok farklıydı.

 

Ancak, sözümüz hiçbir şekilde dinlenmedi. Her ne kadar bu evliliğe karşı olsak da aileler araya girerek bizi evlendirdiler ve eğitimimizi tamamlamak için Amerika’ya gitmemize karar verdiler…

 

Üçüncü sınıfa başladığımda, kendimi bir önceki yıla oranla daha iyi hissediyordum. Önceki yıl yaşadığım sıkıntıların geçtiğini hissediyordum. Üniversite ortamında fikri ayrılıklar, tartışmalar, bazen münakaşalar hiçbir şekilde eksik olmuyordu ve olması da mümkün değildi. Çünkü üniversite farklı fikirlerin, kültürlerin birleştiği bir yerdi. Bundan dolayı da üniversitede bazı gelişmelerin, bazı olayların olması gayet doğaldı. O dönem yaşanan bazı olaylar şunlardı:

 

Birincisi; derslerim ve okuldaki özel işlerimle yoğun bir şekilde ilgilendiğim bir dönemde, Kum’daki medreseden bana acil bir çağrı geldi. Medrese, Ehli Sünnet’in dört mezhebi ve Şia mezhebi arasında, usûl ve akideyle ilgili bazı konuların araştırılması ve tartışılması için bir hazırlık yapmıştı ve benden Sünnilere karşı tartışmak için Şii heyetine katılmamı istiyorlardı. Göründüğü kadarıyla medrese, Şia mezhebini savunmak için derslerinde başarılı, mezhebine bağlı ve tartışma yeteneği olan bir grubu seçmeye özen göstermişti.

 

Bir grup Şii âlimin gözetiminde tartışmaya hazırlanmaya başladık. Tartışacağımız Sünni grup, sahra bölgesinden bir grup Türkistanlı âlimdi. Bu programın hedefi, yapılacak olan tartışmadan bazı alıntılar yaparak bir film oluşturmak ve bunu halk arasında yayarak halka, Sünni mezhebinin yanlışlarını gösterirken Şii mezhebinin de tartışmasız hak mezhep olduğunu lanse etmekti.

 

İki grup arasında tartışma başladı. Sorularımızı ve şüphelerimizi bir bir dile getirdik. Tartışmamız sadece birkaç saat sürebildi. Tartışmadan zaferle çıkmış ve Sünni âlimleri konuşamaz hale getirmiştik. Ehli Sünnet âlimleri, sorularımıza yeteri kadar güçlü cevaplar verememiş, şaşkınlık içinde bocalamış ve ağır bir yenilgi almış gibiydiler.

 

Tartışmamız başarıyla bitmiş ve her tarafta Sünnilere karşı başarımızın haberi yayınlanmaya ve konuşulmaya başlanmıştı. Bazı çevreler olayı özellikle çok büyüttüler, tartışma tamamıyla Şia mezhebinin başarısı gibi, abartılarak lanse ediliyordu. Sanki bir devrim olmuş ve yıllardır elde edilmesi gereken bir zafer o gün elde edilmiş, yenilgiye uğraması gereken, yenilgiyi hak eden taraf da o gün yenilgiye uğramış gibiydi.

 

Bu tartışma, medrese ortamında da oldukça olumlu bir havanın oluşmasını sağlamıştı. Sanki öğrencilere yeni bir ruh üflenmiş gibiydi, can vermek üzere olan bedenler sanki yeniden dirilmişti. Her ortamda sevinç ve başarı gülüşleri vardı.

 

Bana gelince, bu tartışmanın övünülecek bir tarafı olmadığı düşüncesindeydim. Çünkü bu şekilde formalite icabı yapılmış bir tartışma programının yüz yılların yiyip bitirdiği anlayışları, prensipleri bir anda değiştiremeyeceğini, gerçekleri olduğu gibi yansıtamayacağını düşünüyordum. Bu açıdan gazetelerde, dergilerde ve farklı toplantılarda abartılarak dile getirilen başarıyı elde ettiğimizi düşünmüyordum.

 

Diğer taraftan, başarımızdan dolayı pek de memnun değildim. Çünkü o dönem sahip olduğum ilim seviyesini gayet iyi biliyordum ve benim kadar bilgisi olan bir insanın, bin dört yüz yıldan beri değişerek şekil almış bir problemi bir anda çözmesinin mümkün olmadığının farkındaydım.

 

Bana göre benim gibi sıradan bir öğrencinin Sünni âlimlerden bir âlimi bu kadar çabuk dize getirmesi mümkün değildi. Bizimle tartışan âlimlerin gözlerinden, aslında sorduğumuz soruların cevabını bildiklerini, ancak onları ortaya koyamadıklarını okuyordum. Bu âlimlerin sessiz kalmasıyla ilgili olarak, belki de birçok kişinin bildiği ancak hiç kimsenin işaret etmediği bir gerçek vardı.

 

Birincisi; tartışma ortamı onlar için pek uygun değildi. Adamlar avcının ağına yakalanmış balık gibiydiler.

Memleketlerinden uzak, aniden her şeyin Şia kültürünü yansıttığı ve Şiileri desteklediği bir ortama getirilmişlerdi. Sonra her tarafta, ağızlarından çıkan her sözü kaydeden kameralar vardı. Bundan dolayı da hiç rahat değillerdi. Özellikle akîdevi sorulara mecbur kaldıkları için cevap vermeye çalışıyorlardı.

 

İkincisi; Sünni âlimler, bu programa hazırlıklı değillerdi. Göründüğü kadarıyla, bu tartışmadan habersiz bir şekilde Kum’a getirilmiş ve kendilerini bir anda tartışma ortamında bulmuşlardı. Doğal olarak, gazete ve dergilerin dile getirdiği zafer tamamıyla gerçekle alakası olmayan bir reklâmdan ibaretti.

 

Sünni âlimler, uçurumun kenarında olduklarının farkındaydılar ve hayatlarını tehlikeye atmamak için ağızlarından çıkan her kelimeye dikkat ediyorlardı. Bana göre reklâm yönü ağır basan bu tartışma, adale gösterisinden başka bir şey değildi. Daha önceden kurgulanmış bu program, Şia mezhebini üstün göstermek için tüm medya organlarının kullanıldığı bir arenadan başka bir şey değildi.

 

Eğer bu toplantının hedefi ihtilaflı konularda gerçeğin tespit edilmesi olsaydı, benim gibi Ehli Sünnet’in usulünden ve itikadından habersiz birilerini çağırmak yerine, toplantıya bir grup âlim, kanaat önderi, felsefeci ve fakihin yanında bölge halkı da davet edilmeliydi…

 

Yukarıdaki tartışma üzerine yapılan yayınlar sebebiyle ben, toplumda derin ilim sahibi bir şahsiyet olarak tanındım. Bunun üzerine üniversite bir program düzenledi. Benden ahlâk üzerine bir konuşma yapmamı istediler ve konuşmanın içeriği konusunda bir sınırlama getirmediler. Bana; “Dini hassasiyetin yok oluşu ve günahtan korunma yolları üzerine bir konuşma yap” dediler.

 

Kendimi toparlayarak konuşmaya başladım. İkinci sınıfta yaşadığım olaylar, arkadaşlarımın mut’a nikâhı üzerine yaptığı araştırma, araştırma esnasında görüştüğümüz üç bayanın söyledikleri hâlâ zihnimde canlılığını koruyordu. Bundan dolayı, mut’a nikâhı ve toplumda sebep olduğu olumsuz etkenler üzerine bir konuşma yaptım.

 

Yaptığım konuşmanın, Şia’nın mut’a nikâhı anlayışına tamamıyla ters olduğuna ve böyle bir konuşmanın mezhep hakkında olumsuz bir iz bırakacağına emindim. Ancak şahit olduğum olaylar, mut’anın toplum üzerindeki etkileri, beni bu konuda konuşma yapmaya zorluyordu.

 

Salon, üniversite öğrencileri, aydınlar, öğretmenlerle doluydu ve dinleyiciler arasında Dr. Mansur Hakâkyân da vardı. Konuşmayı dinleyen Hakâkyân, içindeki zehri kusmadan duramadı ve birçok öğretmenin bulunduğu bir ortamda “Konuşmacımızın ailesi, batılıları taklit etmekle övünen bir ailedir. Böyle bir aileden gelen bir şahsın, mut’a nikâhı hakkında bu şekilde konuşmasına izin verilmemeliydi. Çünkü mut’a nikâhı, mezhep arasında ittifakla kabul edilmiş temel ilkelerdendir. Böyle bir insandan daha iyisini beklememiz yanlış olur. Çünkü bataklıkta güzel ot bitmez” dedi. Onun tek hedefinin ailemi kötülemek olduğunun farkındaydım.

 

Hakâkyân’ın tutumu beni çok rahatsız etmişti ve ondan intikam almak için bir yol bulmaya çalışıyordum. Bunun için Kum’a gittim ve problemimi Ayetullah Vahid Horasanî’yle konuştum ve kendisinden bu konuda bana yardımcı olmasını istedim. Ayetullah Horasanî, onun bir açığını arayıp bulmam durumunda bir şeyler yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine hemen araştırmalara başladım. Tevafuken elime bir kaset geçti. Kasette Hakâkyân bir adamla konuşuyordu ve konuşmasında devrim önderlerine, İran devrimi rehberine yönelik bazı eleştiriler vardı.

 

Kaseti aldım ve hemen Ayetullah Horasanî’nin yanına gittim. Bu kasetin yardımıyla, bana bir sürü sıkıntı veren şahıstan intikamımı almış oldum. Hakâkyân bu kaset sebebiyle bir süre hapiste kaldı.

 

Böylece bir yılı daha geride bıraktım. Yaşadığım bu olayların benim üzerimde oldukça büyük etkisi oldu. Bu tecrübeler sayesinde problemlerle nasıl yüzleşebileceğimi öğrendim. Hayatın farklı dönemlerinde ve şartlarında nasıl hareket edeceğimi öğrendim. Üniversitedeki problemlerle nasıl başa çıkacağımı öğrendim. Kısacası ben artık eskiden olduğu gibi, olaylar karşısında gerektiği gibi düşünmeden tepkisel hareket eden, aniden parlayan şahıs değildim. Tam tersine bu dönemde biraz daha olgunlaştım, karşılaştığım problemlere biraz daha mantıksal yaklaşıyor ve gerekli ihtiyatları alıyordum. Bu dönemde başımdan geçen iki olay, hayatıma yön vermemde, kişiliğimi şekillendirmede, düşüncelerimi ve inançlarımı gözden geçirmemde çok önemli rol oynadı. Bu iki olay, beni hidayet limanına doğru sürükleyen iki güçlü etken oldu…

 

KANKAN’DA ALINAN UNUTULMAZ DERS

Buşehr vilayetindeki Kankan bölgesine yolculuk

 

Çoğu kez minberlerde, ümmetin birliği, kardeşlik adına heyecanlı hutbeler veren âlimler duyardım, ancak söylemle eylem arasındaki çelişkiyi görünce şaşırıp kalıyordum.

 

Şia tarihinde çok önemli bir olay olarak kabul edilen, Şia inancına göre şehit edilen, Rasûlullah (sav)’in kızı Fatma Zehra (r.anha)’nın şehadeti adına etkinliklerin düzenlendiği bir dönemdi.

 

Yas ve hüznün sembolü olarak camilerin kapılarına ve duvarlarına siyah örtüler asılmış ve her tarafa konuyla ilgili yazılar yazılmıştı. Yazılar, ya Fatma (r.anha)’ya zulmeden ve onu şehit edenleri lanetleyen ifadeler ya da bu acı

için duyulan üzüntüyü ifade eden ibarelerdi.

 

Aynı yıl, Kum’daki ilim havzası Fatma (r.anha)’nın şehadeti anısına, Ehli Sünnet’in yoğunlukta olduğu farklı bölgelerde programlar düzenledi. Programlarda genelde, dualar okunuyor, ağıtlar yakılıyor ve çeşitli konuşmalar yapılıyordu. Etkinliğin düzenlendiği yerlerden biri de Kankan bölgesiydi. Bu programın düzenlenmesi için ben, Hücetü’l İslam ve Müslimin Hüseyin Fatimî görevlendirildik.

 

Her gece bir oturum düzenliyor, oturumlarda tarihte kin kusan kötü insanlardan, zulümden, Rasûlullah (sav)’in kızını şehit ederek, tarihe kara bir leke olarak geçen insanlardan bahsediyorduk. Bizim hedefimiz, bu büyük suçu işleyen zalimlerin gerçek yüzünü ortaya koymaktı. Bu programı düzenlediğimiz yer, Sünni bölgesi olduğu için konuşmalarımız bölgede gergin bir havanın oluşmasına sebep oldu.

 

Bir gece konuşmalar, ağlama oturumu ve ağıtlarla dolu programımızı yaptıktan sonra bir arkadaşın evine gittik. Arkadaşımız o bölgede oturuyordu ve bize yardımcı oluyordu. Biz eve gittikten sonra, halinden üzgün olduğu anlaşılan bir adam geldi ve Seyyid Fatimî’nin önünde oturduktan sonra; “Eğer müsaade ederseniz birkaç soru sormak istiyorum” dedi. Seyyid Fatimî; “Buyur” dedi. Adam kendisine hâkim olmaya çalışarak şöyle dedi: “Siz evlisiniz, değil mi?”. Seyyid Fatimî biraz garipseyerek; “Evet” dedi. Adam; “Büyük ihtimalle eşiniz çok güzeldir” dedi.

 

Adamın soru sorma şekli Seyyid Fatimî’yi çok sinirlendirdi ve Seyyid Fatimî kendisine hâkim olamayarak adamın yüzüne sert bir tokat vurdu. Böylece sohbet ortamı bir anda kavga meydanına dönüştü. Ev sahibiyle araya girerek ortamı zar zor sakinleştirebildik.

 

Sünni olduğunu öğrendiğimiz adam bir ara Seyyid Fatimî’nin yüzüne bağırarak şöyle dedi: “Sen hâlâ çocuk denecek yaşta bir ilim öğrencisisin, buna rağmen eşinle ilgili ufak bir söze dayanamayarak bu kadar kızıyorsun. Be ahmak adam… Rasûlullah (sav)’in damadı, Hayber’in fatihi, Rasûlullah (sav)’in kahraman olarak adlandırdığı bir insana nasıl bu kadar rahat iftira edebiliyorsun?! Eşi düşmanı tarafından haksızlığa uğrayan ve öldürülen böyle bir insan, her şeye nasıl seyirci kalabilir, nasıl susabilir?!… Rasûlullah (sav)’in sahabesine iftira ederken, onlar adına yalan konuşurken hiç mi utanmıyorsunuz?! Senin söylediğin tüm sözler, Ali (r.a)’a yapılmış hakaretler, iftiralar ve ona ihanetten başka bir şey değil”.

 

Adam daha sonra hepimize döndü ve bağırarak şöyle dedi: “Sizin gibi kötü adamlara burada yer yok, çabuk şehrimizden çıkıp gidin”. Daha sonra ev sahibine dedi ki: “Allah, şiddetli azabını üzerimize yağdırıp hepimizi cezalandırmadan önce bu kötü adamları şehirden çıkar”.

 

Bu olay, benim üzerimde derin bir iz bıraktı. Bu benim için çok acı bir olaydı ve onu bir daha unutabileceğimi zannetmiyorum. Kum’a döndük ve yaptığımız çalışmalarla birlikte, yaşadığımız bu olayı detaylı bir şekilde havzanın yönetimine bildirdik. Buna rağmen sorumluların cevabı sadece şu oldu: “Sorun değil, bu konuyu fazla kafanıza takmayın. Ehli Sünnet tarih boyunca Ehli Beyti sevmemiş ve onlardan nefret etmiştir. Bundan dolayı kendinizi fazla yormayın, bu olanları unutmaya çalışın”.

 

Herkes bir şekilde bizi olayın etkisinden kurtarmaya, değişik yorumlarla Ehli Sünnet’in Rasûlullah (sav)’in ailesine karşı düşmanlığını ortaya koymaya çalışıyordu. Ancak hiçbir yorum beni rahatlatmıyor ve yaşadığım bu olayın etkisinden kurtulamıyordum. Artık Şia’yla ilgili sahip olduğum tüm fikirlerden, inançlardan şüphe eder hale gelmiştim.

 

SEVGİ DİYARI BELUÇİSTAN’A YOLCULUK

Sevgi Diyarı Beluçistan’a Yolculuk

 

Kankan’a yaptığımız yolculuğun üzerinden daha beş altı ay geçmeden medresemiz, Beluçistan’ın İranşehir bölgesine bir davet heyeti gönderme kararı aldı. Medrese bu yolculuk için özellikle daha önceki davet etkinliklerinde iyi çalışma yapan, tartışma yeteneğine sahip olan en iyi öğrencileri seçmeye özen gösterdi.

 

Yolculuğumuzun görünürdeki hedefi, bu bölgede daha önce “Ehli Sünnet ve Şia arasında yakınlaşma” adı altında düzenlenen sempozyumun bıraktığı olumlu ve olumsuz etkileri araştırmaktı. Ancak gerçek hedefimiz, Beluçistan’da önde gelen; zühdü, sadeliği ve ihlâsıyla meşhur ve yöre halkı üzerinde güçlü etkisi bulunan Sünni bir âlimle bir tartışma ortamı hazırlamaktı.

 

Kum’daki ileri gelenler, bu adamla özellikle ilgileniyorlardı. Çünkü bu adam, Şia konusunda bazı durumlarda çok sert bir tutum takınmasıyla meşhurdu. Bundan dolayı Kum’daki ileri gelenler, onu Vahhabilerin liderlerinden sayıyorlardı. Bu adam toplumdan uzak yaşayan, siyasetle alakası olmayan bir adamdı.

 

Bizim bu yolculuktaki asıl hedefimiz, bu adamın zayıf noktalarını tespit etmek, onun kitaplarını nasıl yayınladığı, kimden maddi yardım aldığı, medresesinin ihtiyaçlarını kimin karşıladığı gibi konuları araştırmaktı.

 

Heyetimiz altı kişiden oluşuyordu:

 

  • Seyyid Ebu Zer Fatimî
  • Ali Rıza Muhammedî
  • Seyyid Ebu Talib Hüseynî
  • 4- Muhammed Rizayî
  • Abdulhüseyn Celaliyan
  • Murteza Radmehr

 

Seyyid Ebu Zer Fatimî, heyetimizin reisiydi. Hepimiz Kum’da Ayetullah Vahid Horasanî’nin ofisinde toplandık. Toplantıya Seyyid Ğulam Rıza Kardan ve Ayetullah Estadî de katılmışlardı. Son toplantıda emirler, tavsiyeler ve sorumluluklarımız detaylı bir şekilde hatırlatıldı. Ayetullah Vahid Horasanî, bu yolculuğun önemini, hedeflerini detaylı bir şekilde anlattıktan sonra, bu Sünni âlimle “Mezhepler arası yakınlaşma” sempozyumunda karşılaştıklarını söyledi.

 

Gerekli talimatları aldıktan sonra Kum’dan ayrıldık. Tahran’a geldik, oradan Zahedan’a ve Zahedan’dan Sünni âlimin yaşadığı bölgeye geçtik. Bize verilen direktifler doğrultusunda sadece Seyyid Fatimî, Şia âlimlerinin elbiselerini giyerken diğer heyet üyeleri normal günlük kıyafetler giymişti.

 

Gittiğimiz bölgede ben ve Ali Rıza Muhammedî (Allah rahmet etsin) Sünnilere ait bir mescide girdik. Bölgedeki halkın elbisesini giyen bir adama yaklaştık. Adama daha önce Şii olduğumuzu, Şiiliği bırakarak Ehli Sünnet’e geçtiğimizi ancak bu mezhep hakkında bilgiye ihtiyacımız olduğunu, bu konuda bize yardımcı olacak bir âlim bilip bilmediğini sorduk.

 

Adam söylediklerimize inandı, bizimle gayet güzel ilgilendi, daha sonra kendisiyle görüşmek istediğimiz Sünni âlimin adresini verdi. Adam adresi verdikten sonra, bu âlimin ismini başka kimseye bildirmememiz konusunda tavsiyede bulundu.

 

Ezan okunduktan sonra aynı camide Sünniler gibi ellerimizi bağlayarak namaz kıldık. Bu şekilde gerçekten de değiştiğimiz imajını vermeye çalışıyorduk. Namazdan sonra hemen çıktık ve aldığımız adresi araştırmaya başladık. Aldığımız adres bize, Kum’da verilen adresle tamamen aynıydı.

 

Daha sonra İranşehir’deki Şii Cuma imamının yanına gidip birlikte olduğumuz heyetle beraber onlarla görüştük. Onlara bölgenin durumunu anlattık ve edindiğimiz bilgileri aktardıktan sonra programımızın seyrini kararlaştırdık.

 

İkinci gün Devrim Rehberi Ofisi’nin arabasıyla bir rehber eşliğinde Sünni âlimin evine doğru yola çıktık. Oraya vardıktan sonra arabanın şoförüne bir hafta sonra gelip bizi aynı yerden almasını söyledik.

 

 

Akşama doğru medrese öğrencilerinden biri, bizi medresedeki misafir odasına götürdü ve yerlerimizi hazırladı. Kısa bir süre sonra bize akşam yemeğini getirdiler. Yemekte sadece ekmek ile ayran vardı ve bu öğrenciler için hazırlanan akşam yemeğiydi.

 

Bizi bu şekilde misafir etmelerine çok şaşırmıştık, çünkü kendimizi biraz daha özel misafirler olarak görüyorduk. Biz bir grup âlimdik ve uzak mesafeden gelmiştik, buna rağmen bize sadece ekmek ve ayran ikram ediyorlardı. Bu davranışlarına çok kızdık ve bunu bize yapılmış kasıtlı bir davranış olarak kabul ettik. Ancak daha sonra, onların herkese aynı muamelede bulunduklarını, hiç kimse arasında ayrım yapmadıklarını ve gelen misafirin konumu ne olursa olsun ona, öğrencilere hazırlanan yemekten ikram edildiğini öğrendik.

 

Yemekten sonra yatsı namazını eda etmek üzere camiye gittik. Camide, kendisiyle görüşmek istediğimiz Sünni âlim bize namaz kıldırdı, böylece onu ilk defa görme imkânı bulduk. Ona Mevlana diyorlardı. Namazdan hemen sonra imam çıktı ve kendisiyle tanışma imkânı bulamadık. Elbiselerimiz, özellikle de Seyyid Fatimî’nin elbiseleri, bizim bölge halkından olmadığımıza ve bizim orada misafir olarak bulunduğumuza işaret ediyordu.

 

Bizimle çok fazla ilgilenen olmadı, sadece birkaç kişi bize selam verip gitti. Yüz ifadelerine bakınca, camidekiler için bizim çok da yabancı olmadığımız ve bizim gibi insanların buraya sıkça geldiği izlenimi ediniliyordu. Bundan dolayı bizim varlığımız pek de dikkat çekmiyordu.

 

Namazdan sonra misafirhaneye döndük, oldukça üzüntülü ve sinirliydik. Gittiğimiz her yerde bize sıradan misafirlermiş gibi davranmaları çok zorumuza gitmişti. Hâlbuki özel misafirler olduğumuzu anlamaları ve makamımıza yakışır bir şekilde bizimle ilgilenmeleri gerekiyordu.

 

İkinci gün sabah namazını kıldıktan sonra Şeyh Mevlana’yla görüşme imkânı bulduk. Şeyh, namazdan sonra düzenli olarak yaptığı tefsir dersini yapıyordu. Dersin o günkü konusu Nur Suresi’ydi. Şeyh Mevlana o gün, Nur Suresi’nde geçen ifk olayını, ifk olayında Allah Teâlâ’nın mü’minlerin annesi Ayşe (r.anha)’nın beraatına dair indirdiği ayetin hikâyesini ve münafıkların iftiralarını nasıl boşa çıkardığını anlattı. Şeyh Mevlana daha sonra konuşmasına devam ederek, güvenilir delillere rağmen bazı “miskinlerin” mü’minlerin annesine hakaret ettiklerini ve saygıda kusur ettiklerini ifade etti.

 

Ders bittikten sonra, Şeyh Mevlana’yla beraber kahvaltı yapmak için misafir odasına gittik. Şeyhin yüzünde ihlâs ve samimiyetin pırıltıları, eksilmeyen hoş bir gülümseme vardı. Bize sevgi dolu bir ses tonuyla şöyle dedi: “Eğer yanılmıyorsam dün sizin için pek de rahat bir gece değildi ve bundan dolayı kusurumuza bakmayın. İçinde bulunduğumuz maddi sıkıntılar, misafirlerimize gerektiği gibi ikram etmemize olanak tanımıyor”.

 

İlk görüşmemiz yemek sofrasında, bir saatten az bir süre kadar devam etti ve bu vakit daha çok bir tanışma şeklinde geçti. Daha sonra Şeyh, derse hazırlık için bizden izin isteyerek çıktı.

 

Bu kısa tanışma süresinde, bize Kum’da tanıtılan şahsiyetle karşımızdaki şahsiyetin kişiliğinin ve bilgisinin hiçbir şekilde uyuşmadığını fark ettim. Biz sıradan bir âlim beklerken, karşımıza ilmi ve takvasıyla dağ gibi bir adam çıkmıştı ve bizim onunla başa çıkmamız çok zor gibiydi. Çünkü adam ilmi açıdan bizden kat kat üstün bir seviyedeydi. Doğal olarak, bizim bu adamla tartışmamız ve onu dize getirmemiz imkânsız gibiydi.

 

Diğer taraftan, onunla gün içerisinde bir daha görüşme imkânımız yok gibiydi ve ikinci günün sabahını beklemekten başka çaremiz yoktu. Bunun üzerine kütüphaneye gitmeye karar verdik. Orada bu insanların beslendiği kaynakların neler olduğunu öğrenmek istiyorduk. Tek hedefimiz, her fırsatı değerlendirip iyi bilgi elde etmek ve görevimizi hakkıyla yerine getirebilmek için iyi bir sunum hazırlamaktı. Bu insanlara karşı delil olarak kullanabileceğimiz her şey bizim hedefimizdeydi.

 

Kütüphaneye gidince, medrese öğretmenlerinden biriyle karşılaştık ve orada tanıştık. Onunla yaptığımız konuşmada, onun medresenin ileri gelen hocalarından biri olduğunu anladık.

 

Kütüphanenin bir duvarında İslam’ın ilk dönemlerinde – Raşid Halifeler döneminde – fethedilen toprakları gösteren bir harita vardı. Haritaya yaklaştık ve aramızda formalite icabı bir tartışma başlattık. Tartışmamıza katılan hoca, her bir konuya, her sorumuza hiçbir yapmacık davranışta bulunma ihtiyacı duymadan, gayet doğal ve güzel bir şekilde tüm detaylarıyla cevap verdi. Hocanın her bir kelimesi üzerimizde olumlu bir etki bırakıyordu…

 

Fakirliğin ve mahrumiyetin hâkim olduğu böyle bir bölgede, bu şekilde bilgiyle yoğrulmuş insanlarla karşılaşacağımızı hiç tahmin etmemiştik. Aslında o, bizim Şia âlimlerinden olduğumuzu, oraya casusluk yapmaya geldiğimizi, bundan dolayı onlar için bazı sıkıntılara sebep olabileceğimizin farkındaydı. Buna rağmen cesur bir şekilde hiçbir tevile ihtiyaç duymadan, görüşlerini açık ve net bir şekilde söylüyordu.

 

Her şeye rağmen, kütüphanede işimize yarayacak, araştırmamızda kullanabileceğimiz bir şey bulamadık ve

misafirhaneye geri döndük. Misafir odasında, o ana kadar gördüklerimizi değerlendirmek için aramızda bir toplantı yaptık.

 

Toplantıda Şeyh Mevlana’yla bir gün önce yaptığımız kısa görüşmeyi tüm boyutlarıyla değerlendirdik. Aynı şekilde kütüphanede görüştüğümüz hoca ve onun tarihi olaylar hakkındaki yorumları hakkında bir değerlendirme yaptık. Daha sonra Şeyh Mevlana’yla ikinci görüşmeyi yapmaya karar verdik. Görüşme için sorularımızı hazırladık.

 

Sorularımızı hazırlarken çok ihtilaflı konulara girmemeye özen gösterdik. Hedefimiz, biraz daha sakin bir tartışma ortamı oluşturmaktı. Ayrıca tartışacağımız konuları biraz daha detaylı görüşebilmek için, her gün bir ya da iki soruyla yetinme kararı aldık…

 

İkinci gün konuşmak istediğimiz konular; medrese, medresenin programı, takip edilen yöntem gibi konulardı. Bu konuları konuştuktan sonra, mezhepler arası yakınlaşma adı altında düzenlenen sempozyumlar, bu sempozyumların olumlu ya da olumsuz etkileri, yönetimin bu konudaki etkisi ve bölge halkının bu olaya bakışı gibi konuları konuşacaktık. Böylece, Şeyh Mevlana’nın olaylara bakışı, düşünce yapısı ve mezhepler arası yakınlaşma konusunda takip ettiği yöntem hakkında bilgi edinmeyi hedefliyorduk.

 

SÜNNİ ALİM KARŞISINDA ALINAN YENİLGİ

Sünni alim karşısında alınan yenilgi

 

İkinci gün sabah namazından sonra Şeyh, tevazu ve ihtiramla bize yöneldi. Bize istediğimiz konuda yardımcı olabileceğini, bir sıkıntımızın olması durumunda elinden gelen her şeyi yapabileceğini söyledi. Onun bu sözlerini fırsat bilerek daha önceden ittifak ettiğimiz konulardan biri olan mezhepler arası yakınlaşma sempozyumları hakkındaki görüşünü sorduk.

Şehy Mevlana konuşmasına gayet sakin bir şekilde başlayarak şöyle dedi: “Her ne kadar bu sempozyumların bazı olumlu yönleri olduğunu kabul etsem de, sempozyumları derinlemesine incelediğim zaman çok fazla ümitvar olamayacağımızı düşünüyorum. Bu alanda yapılan çalışmaların, Şia ve Sünnet Ehli arasında gerçek manada bir birlikteliği sağlaması çok zor gibi görünüyor”.

 

Şeyh daha sonra konuşmasına şöyle devam etti: “Her şeyden önce şunu anlamamız gerekiyor; Şiiler, Ehli Sünnet’in mukaddesatına dil uzatmaktan vazgeçmediği sürece iki mezhep arasındaki bu birliktelik gerçekleşmeyecektir. Şia mezhebi, her şeyden önce Ehli Sünnet’in inancına saldırmaktan ve sahabe hakkında ileri geri konuşmaktan vazgeçmelidir. Şia’nın bu konudaki tutumu, mezhepler arası yakınlaşma sempozyumlarına gölge düşürmektedir”.

 

Bu toplantıda, bir grup hoca ve öğrenci de vardı. Onlardan bazıları da ara ara sohbetimize katılarak görüşünü beyan etmeye çalışıyordu. Bunlardan biri yüzünde hiçbir korku belirtisi olmadan şöyle dedi: “Eğer İslam ülkesi olduğumuzu, bu ülkede İslami kuralları uyguladığımızı iddia ediyorsak, bana söyler misiniz, hangi hak ve fetvayla Meşhed’deki Şeyh Feyz Muhammed Camii’ni (1) yıkıp yerine park yapıyorsunuz?!”

 

Seyyid Fatimî bu soruya cevap vererek, caminin bulunduğu yerin İmam Rıza’nın türbesinin vakfiyesinden olduğu için yıkıldığını söyledi.

 

Şeyh Mevlana bu açıklamaya kızarak şöyle dedi: “Sence, insanların namaz kıldığı, Kur’an okunduğu bir yerin orada bulunması ve bu sayede İmam Rıza’nın da sevaba nail olması mı daha hayırlıdır yoksa sizin, Allah’ın evini yıkarak o yeri, Allah’ın en şerli mahluklarının uğrayarak, ahlaksızlığın en kötüsünü sergiledikleri bir yer haline getirmeniz mi daha hayırlıdır?!

 

Siz tüm medya organlarıyla, sabahtan akşama kadar Ehli Sünnet’in kutsal değerlerine saldırırken hangi hakla mezhepler arası yakınlaşmadan, birlikten bahsedersiniz?!

 

Bir taraftan birlik çağrılarında bulunurken diğer taraftan İslam devletinin başkenti olan Tahran’da, Ehli Sünnet’in tek bir camii inşa edip orada Allah’a ibadet etmelerine izin vermeyişinizi hangi makul temellere dayandırıyorsunuz?! (2)

 

Allah rızası için söyler misiniz? Siz tüm bunları yaparken bizim yakınlaşmamız nasıl mümkün olabilir?!

 

Üzerinde ittifak edebileceğimiz temel konulara, siz sabahtan akşama kadar ihanet ederken, bir araya gelmemiz nasıl mümkün olabilir?!

 

Birlik, yakınlaşma olarak adlandırdığınız bu güzel sözlerin, siyasi hedeflerinizi gerçekleştirmek için kullandığınız güzel cümlelerden ibaret olduğunu siz benden daha iyi biliyorsunuz…”

 

 

Bu görüşmemiz yaklaşık bir saat kadar sürdü, daha sonra Şeyh dersine gitmek için izin isteyerek çıktı. Biz ise, görüşmemize devam edebilmek için bir sonraki günün yolunu gözlemeye başladık.

 

Aynı günün akşamı aslında önemli olmayan ancak bizi biraz üzen bir olay oldu. Seyyid Fatimî, Şia âlimlerine has cüppesi ve sarığıyla misafirhaneden çıkınca, üzerinde uzun Arap elbisesi bulunan yaşlı bir adam, su ibriğini Seyyid Fatimî’ye uzatarak “Buyur suyunu al, sarıklı müşrik” dedi.

 

Seyyid Fatimî ve tüm heyetin üyeleri, bu olay karşısında çok üzüldük. Bu olayı, bize karşı işlenmiş ağır bir hakaret olarak değerlendirdik. Böyle ağır bir hakaret karşısında susmamız mümkün değildi. Yaşadığımız olay karşısında o kadar etkilenmiştik ki sabaha kadar gözlerimize uyku girmedi.

 

Üçüncü günün sabahında, Şeyh Mevlana’ya yaşlı adamın bize yaptıklarını haber verdik ve bize karşı yapılan bu haksızlık karşısında çok üzüldüğümüzü ifade ettik. Şeyh, bu olaya çok üzüldü ve bizden özür diledikten sonra şöyle dedi: “Bu gibi davranışlar İslam’ın ruhuna, davet şekline uymayan ve bizi hedefimizden alıkoyan yanlış davranışlardır. Ne yazık ki cehalet ve İslami terbiyenin eksikliğinden dolayı, toplumumuzda bazen hoş olmayan manzaralarla karşılaşıyoruz. Ehli Sünnet’ten kardeşlerimiz de geleneksel elbiseleriyle Şia’nın yoğun olduğu yerlere gittiklerinde, buna benzer davranışlarla karşılaşıyorlar. Onları gören bazı Şiiler onlarla alay ediyor ve onlara Ömer’in Sünnileri lakabını takıyorlar…”

 

Böylece Şeyh tüm heyet üyelerinden özür diledi, cahil bir insanın yaptığı bir yanlışı fazla kafaya takmamamızı rica etti. Kahvaltı yaptıktan sonra Şeyh Mevlana, sorularımıza cevap vermek için hazır olduğunu söyledi.

 

Arınma ayetleri ve imamların masumiyeti konusunda konuşmak istediğimiz önemli konular vardı. Yine Ali (r.a)’ın Allah Teâlâ tarafından halife olarak tayin edilmesi, Ğadir Hum’da yaşananlar ve Fatma (r.anha)’nın şehadeti konuşmak istediğimiz konular arasındaydı.

 

Bu oturumda, sadece arınma ayetleri üzerinde konuşmaya karar verdik. Allah Teâlâ Ahzab Suresi’nde şöyle buyurmaktadır: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (3) (Ahzab: 33)

 

Şeyh’ten, Ehli Sünnet ve Şia arasında uzun tartışmalara sebep olan arınma ayetini yorumlamasını istedik. Şeyh kısaca, Rasûlullah (sav)’in eşlerinin Ehli Beyt’ten olduklarını ve ayeti kerimeden bunun dışında bir mana çıkarmanın mümkün olmadığını söyledi. Arkadaşlarımızdan birisi Şeyh Mevlana’ya Ayşe (r.anha) hakkındaki görüşünü sordu.

 

Şeyh çok sade bir üslupla konuşmasına devam ederek şöyle dedi: “Ayşe (r.anha), Rasûlullah (sav)’in eşiydi ve Allah Teâlâ, Rasûlullah (sav)’in eşleri hakkında şöyle buyurmaktadır: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah’ın Kitabı’na göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap’ta yazılı bulunmaktadır.” (Ahzab: 6) Doğal olarak bu ayeti kerimeden de anlaşılacağı gibi, Ayşe (r.anha) mü’minlerin annelerinden bir annedir”.

 

Şeyh daha sonra, Ayşe (r.anha)’nın ailesinden bahsetmeye başladı. Biz ise o esnada oturmuş, sesiz bir şekilde onu dinliyorduk. Şeyh konuşmasına şöyle devam etti: “Ayşe (r.anha), Ebu Bekir (r.a)’ın kızıdır. Kendisine “Sıddıka” künyesi takılmıştı. Babası, Rasûlullah (sav)’in halifesi ve Ondan sonra mü’minlerin yöneticiliğini yapmış ilk insandı. Ebu Bekir (r.a), aynı zamanda Rasûlullah (sav)’in hicret esnasında mağaradaki arkadaşıydı ve Allah Teâlâ bu olay hakkında şöyle buyurmaktadır: “Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu.” (Tevbe: 40) Annesine gelince, ismi Ummu Rumman’dır. Ayşe (r.anha)’nın soy ağacı, sekizinci dedede Rasûlullah (sav)’in soy ağacıyla birleşmektedir. Ayşe (r.anha), Ebu Bekir (r.a) b. Ebu Kuhafe Osman b. Amr b.

Kab b. Sad b. Teym b. Murra b. Kab et-Teymî’nin kızıdır.

 

Muhammed (sav)’in nesebi ise şöyledir: Muhammed (sav) b. Abdullah b. Haşim b. Abdulmenaf b. Kusay b. Murra

  1. Kab et-Teymî.

 

Rasûlullah (sav), Ayşe (r.anha)’yla evlendikten sonra kendisine şöyle dedi: “Seni rüyamda gördüm. Melek seni ipek içerisinde getirdi ve bana “Bu senin eşindir” dedi. Melek senin yüzünü açınca bir anda seni karşımda gördüm.” (4)

 

Havle (r.anha), Ayşe (r.anha)’yı Rasûlullah (sav) için istedi. Böylece Allah Teâlâ’nın inayetiyle Ayşe (r.anha), Rasûlullah (sav)’ın eşi oldu.

 

Şeyh daha sonra Ayşe (r.a)’nın ilmi ve sahabe arasındaki yeri hakkında konuşarak şöyle dedi: “Ayşe (r.anha), sahabenin önde gelen âlimlerinden ve Rasûlullah (sav)’in mirasını ümmete taşıyan en önemli şahsiyetlerden kabul edilir. Aynı şekilde o (r.anha), Rasûlullah (sav)’in eşlerinin ve bu ümmetin kadınlarının içinde en bilgilisidir. İmam Zührî, Ayşe (r.anha) hakkında şöyle demektedir: “Eğer Ayşe (r.anha)’nın ilmi toplansa Rasûlullah (sav)’in tüm eşlerinin ve bu ümmetin tüm kadınlarının ilminden daha üstün gelir.” (5)

 

Şeyh daha sonra Rasûlullah (sav)’in, Ayşe (r.anha)’ya verdiği değerden bahsetti: “Rasûlullah (sav), ona çok değer verir ve eşleri arasında en çok onu severdi. Rivayet edildiğine göre bir defasında Rasûlullah (sav)’e: “En çok kimi seviyorsun?” denildiğinde “Ayşe” dedi. “Daha sonra kimi seviyorsun?” dediklerinde “Babası” dedi.” (6)

 

Şeyh, arınma ayeti, Rasûlullah (sav)’in eşleri ve özellikle Ayşe (r.anha) hakkında iki saate yakın konuştu. Ne yazık ki benim kalemim, Şeyh Mevlana’nın ayeti açıklarken takip ettiği ilmi yöntemi, onun güzel üslubunu olduğu gibi yansıtmaktan acizdir. Şeyh sadece ayeti anlatmakla kalmamış, ayete bağlı olarak akla gelebilecek tüm detayları güzel ve ilmi bir şekilde açıklamıştı.

Bu görüşmeye gelirken sadece arınma ayeti hakkında konuşacağımıza ve başka soru sormayacağımıza dair heyet olarak kendi aramızda karar almıştık. Ancak Şeyh Mevlana’nın ilmi konuşması karşısında aciz kalmış ve kendimizi tutamayarak daha sonraki oturumlarda sormayı düşündüğümüz birçok soruyu sormaya başlamıştık.

 

 

Ben hilafet konusunu gündeme getirerek, Ali (r.a)’ın ilk halife olacağına dair kesin nasların bulunduğunu ancak, diğer üç halifenin bu nasları ve Rasûlullah (sav)’in bu konudaki vasiyetini görmezden gelerek Ali (r.a)’ın hakkını gasp ettiklerini söyledim.

 

Şeyh gayet sakin bir şekilde bana döndü ve “Hangi nastan, hangi vasiyetten, hangi ayrılıktan ve gasptan bahsediyorsun?!” dedi.

 

Dedim ki: “Rasûlullah (sav), Ğadir Hum bölgesinde tüm sahabesini topladı ve Ali (r.a)’ın elini kaldırarak “Ben kimin “mevlası” isem Ali de onun mevlasıdır…” dedi.

 

Şeyh dedi ki: “İyi de siz “mevla” kelimesinden ne anlıyorsunuz?” Dedim ki: “Mevla, halife manasına gelir”

Şeyh bunun üzerine bir sürü sözlük ismi saydı, bu sözlüklerin mevla kelimesini nasıl yorumladıklarını açıkladı ve şöyle dedi: “Eğer Rasûlullah (sav), Ali (r.a)’ı kendisinden sonra halife olarak tayin etmek istiyor idiyse neden bu kadar karmaşık, bir çok manaya gelen ve insanları çıkmaza sokacak bir kelime kullansın?! Rasûlullah (sav), Arapların dilini en iyi şekilde kullanan bir insan olarak “Ey insanlar! Ben Allah’ın peygamberi olarak Ali’yi kendimden sonra halife ve veli olarak tayin ediyorum” demesin?!”

 

Bu sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamadım. Arkadaşlarım, Şia kitaplarından ezberledikleri delillerle Şia mezhebinin doğruluğunu ispatlamaya ve bu konuda bildikleri her şeyi ortaya koymaya çalıştılar. Ancak arkadaşlarımın sundukları tüm deliller yorumdan öte geçmiyordu. Buna karşılık Şeyh, bu yorumlara bir bir karşılık veriyor ve bu yorumların Kur’an-ı Kerim’in hangi ayetiyle, nasıl çakıştığını bir bir anlatıyordu.

 

Daha sonra Şia inancında önemli bir yeri bulunan, sahabenin dinden dönmesi konusunu gündeme getirdik. Bu soru üzerine Şeyh, heyetimizin reisi Seyyid Fatimî’ye dönerek şöyle dedi: “İlim havzalarınızda başarı oranının ne olduğunu bana söyleyebilir misiniz?”

 

Seyyid Fatimî dedi ki: “Başarı oranımız %97–98 civarındadır”.

 

Bunun üzerine Şeyh ellerini kaldırdı ve şöyle dedi: “Rabbim sana hamdolsun. Yeryüzünde ne garip şeylerle karşılaşıyoruz. Bu insanlar, sahip oldukları bu bâtıl inançlara rağmen başarı oranlarının %97–98 olduklarını söylüyorlar. Buna karşılık, Allah’tan vahiy alan masum Peygamber’in hidâyetine vesile olduğu yüz binden fazla sahabenin hepsi dinden dönüyor ve geriye sadece birkaç kişi kalıyor!!”

 

Şeyh daha sonra şöyle dedi: “Allah rızası için ağzınızdan çıkan sözleri kulaklarınız duyuyor mu?! Sizin bu yaptığınız Rasûlullah (sav)’e ihanet, onun davet ve eğitim metodunu hiçe saymak değil mi? Rasûlullah (sav)’in yetiştirip terbiye ettiği insanların, O’nun (sav) vefatından sonra, sadece biraz dünya malı için, dinden döndüklerini nasıl iddia edebilirsiniz?!

 

Onlar, dünyada sahip oldukları her şeyden vazgeçmişken, bu uğurda canlarını, mallarını, siyasi konumlarını feda etmişken, hangi akli selim bu dediklerinizi doğrular?!

 

Onlar, bu dinin sancağını göklere yükselttiler, bu uğurda her türlü zorluğa katlandılar.

 

Ya Rabb! Bu insanlara ne oluyor, neden biraz düşünüp sahabeye sövmekten, onlara iftira etmekten ve onları küfürle itham etmekten vazgeçmezler?! Neden söyledikleri sözler hakkında biraz durup düşünmezler?! Vallahi, eğer biraz düşünmüş olsalar, söyledikleri sözleri gözden geçirebilseler, hakikati anlar ve söylediklerinden dolayı utanırlardı. Onlar, Kur’an’ın “Allah onlardan razı olmuştur ve onlar da Allah’tan razı olmuşlardır” ayetini hiç mi okumazlar?! Allah Teâlâ onlardan razı olduğunu söylerken, onların ileride ne yapacaklarını bilmiyor muydu?!

 

Eğer Allah’a, ahiret gününe inanıyorsanız ve bu insanların Rasûlullah (sav)’e ihanet ettiklerini, dinden döndüklerini iddia ediyorsanız, o zaman şu ayeti kerime hakkında ne diyeceksiniz: “Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe:100)

 

Kendilerini Şia olarak tanımlayan, Rasûlullah (sav)’in ehli beytini sevdiklerini iddia eden insanlar, yukarıdaki ayet hakkında ne söyleyecekler?! Yoksa bu ayeti yalanlayacaklar mı?

 

Muhacir ve Ensar, Rasûlullah (sav) vefat edene kadar onunla beraber mücadele ettiler. Ebu Bekir, Ömer, Talha, Zubeyr, Abdurrahman b.Avf… Bunların her biri, Rasûlullah (sav)’in yanından hiç ayrılmadılar…”

 

Bu tartışma iki saat kadar devam etti. Bu tartışma sonucunda her şeyimizi kaybettiğimizin farkındaydık. Gerçekte bir şeye sahip olamadığımızın farkına varmıştık. Sahip olduğumuz değerleri savunabilmek için sunabileceğimiz her hangi bir delil kalmamıştı. Duygularımız, savunduğumuz birçok değerin esası olmadığını bunların İslam düşmanları tarafından ileri sunulmuş, içi boş iddialar olduklarını söylüyordu.

 

Bu adam karşısında gerçek manada yenildiğimizin farkındaydık ve konuşabileceğimiz başka bir şey kalmadığı için dönmeye karar verdik. Bundan dolayı, Seyyid Hüseynî’yi arabayı çağırması için gönderdik.

 

Hiç beklemediğimiz farklı bir insanla karşılaşmış, ondan çok şey öğrenmiştik. Kendi aramızda yaptığımız konuşmalarda Şeyh hakkında şu konularda ittifak etmiştik:

  • Arınma ayeti hakkındaki muazzam yorumu

 

  • Yaptığımız tüm oturumlarda Şeyhin etkisiyle gayet güzel ilmi tartışmalar yapılması

 

  • Şeyh’in, özelde Kur’an ilimleri genelde İslami ilimlerde olağanüstü bir birikime sahip olması
  • Şeyh’in akidevi konularda çok net olması
  • Şeyh’in, tüm bunların yanında sahip olduğu züht ve takva

 

  • Şeyh’in, başta Fatma (r.anha), Ali (r.a), Hasan ve Hüseyin (r.a) olmak üzere Ehli Beyt’e karşı sahip olduğu muazzam sevgi.

 

Beluçistan’da işlerimizi bittirdikten sonra Kum’a döndük. Kum’a vardığımızda, yaptığımız geziyle ilgili kapsamlı bir raporu, bazı kasetleri havzanın yönetimine sunduk ve yaptığımız tartışmalarda başarılı olamadığımızı tüm detaylarıyla anlattık. Havzanın yönetimi her zaman olduğu gibi bize şöyle dedi: “İşte çözüm noktası burasıdır. Ehli Sünnet’in, Ehli Beyt’e ve Ali (r.a)’ın ailesine karşı beslediği kin yeni değil, tam tersine bu kinin kökeni çok eskiye dayanmaktadır. Bu gezinin belli bazı hedefleri vardı.”

 

Her ne kadar başarılı olamadığımızı ve beklediğimiz sonucu alamadığımızı söylesek de, onlar bu gezimizi başarılı olarak kabul ederek şöyle dediler: “Sizin elde ettiğiniz sonuçları, eğitim programını hazırlarken göz önünde bulunduracağız. Doğal olarak sizin bu gezinizin çok faydalı sonuçları olacaktır.”

 

Aslında bu sözler, bizi avutmaktan, içinde bulunduğumuz manevi çöküntüden kurtarmak için söylenmiş sözlerden başka bir şey değildi. Psikolojimizin düzelmesi için bize cesaret ödülü verildi. Sadece bana, bu yolculukta yaptığım başarılı çalışmadan dolayı elli bin tümen verdiler!! Ancak ne bu ödülün ne de güzel sözlerin bize bir faydası yoktu…

 

Havzaya sunduğumuz raporda, daha çok havza yönetimini eleştiriyor, onların eğitim metodunu ve üzerine iyice düşünülmeden hazırlanmış programlarını gözden geçirmelerini talep ediyorduk. Buna karşılık havzanın yönetimi, bu yolcululuğumuzun bir araştırma gezisi olduğunu, Şeyh Mevlana’nın zayıf noktalarını ortaya çıkardığını, Şeyh Mevlana’nın tartışmasının ilmi herhangi bir yönü bulunmadığını iddia etti.

 

Havza yönetimi her ne kadar bu yolculuğun başarılı olduğunu kabul etse de bizim, Şeyh’le birebir yaptığımız tartışmalarda başarısızlığımızın sorumluluğunu kendisi yüklendi. Havza yönetimine göre bizim başarısız oluşumuzun sebebi, genç oluşumuz ve bu gibi tartışmalarda tecrübesiz olmamızdı.

 

Her şeye rağmen kalbim bir türlü mutmain olmuyordu. Yolculuğumuzu ne zaman gözden geçirsem içimden bir ses, bu yenilgimizin hayırlı bir tarafı olduğunu, benim gerçeği görmek adına böyle bir olayı yaşamam gerektiğini söylüyordu. Yaptığımız bu yolculuğun etkileri uzun süre zihnimde canlı kaldı. Şeyh Mevlana’yla yaptığımız tartışmaları hatırladıkça, araştırma ve içinde bulunduğum durumu gözden geçirme ihtiyacı hissediyordum.

 

Araştırmalarıma yoğunlaştıkça, içinde bulunduğumuz yanlışları bir bir görüyor ve uzaklaşıyordum. Belli bir süre sonra, artık eski bulunduğum yerde durmadığımı, birçok yanlıştan uzaklaşarak güvenli bir sahile doğru yaklaşmaya başladığımı fark ettim. Aslında bendeki bu değişimin, çevremdeki herkesin sahip olduğu düşüncelerden uzaklaşmamın bana pahalıya mal olacağının farkındaydım. Ancak, elde ettiğim gerçeklere de göz yummam mümkün değildi…

 

Dipnotlar:

 

  • Şeyh Musa Kerembur bu camiyle ilgili olarak bir kitap yazdı. Bu kitabı okuyan insan yaşadıkları karşısında gözyaşlarına hâkim olamaz.

 

  • Tahran’da Ehli Sünnet’in sayısı elli binden daha fazladır, buna rağmen tek bir camii yapmalarına izin verilmemektedir. Ehli Sünnet’ten bir grubun camii yapmak için satın aldığı bir yer devlet tarafından ellerinden zorla alındı. Devlet aynı şekilde caminin yapımı için toplanan paralara da el koydu.

 

  • Şia bu ayetteki Ehli Beyt lafzıyla sadece Ali (r.a), Fatma (r.anha), Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a)’ın kastedildiğini, Rasûlullah (sav)’in eşlerinin bu ayetin kapsamı dışında olduklarını iddia etmektedir. Ancak Ehli Sünnet, Ehli Beyt lafzının daha kapsayıcı olduğunu, bu kavramın aile manasına geldiğini, doğal olarak Rasûlullah (sav)’in eşlerinin de bu ayetin kapsamında olduklarını söylemektedir. Kur’an-ı Kerim’deki başka ayetler de Ehli Sünnet’in bu görüşünün doğruluğunu onaylamaktadır. Örneğin; Musa (a.s), Tur dağına çıkacağı zaman yanında ne damadı ne de torunları vardı buna rağmen “Ehline (ailesine) bekleyin dedi” (Taha: 10). Ehl kelimesini sadece damat ve torunlarla sınırlamak Kur’an’a ters düşen çok büyük bir hatadır ve ayeti kerimeden Rasûlullah (sav)’in eşlerinin kötü insanlar olduğuna ve Ehli Beyt’ten olmayacaklarına dair herhangi bir mana kesinlikle çıkmamaktadır. Allah Teâlâ onları bu ayetle kötülükten temizlemekten öte, makamlarına yakışacak bir şekilde üstün ve güzel olanı tercih etmeye çağırmaktadır. Aslında bu anlattıklarımız o kadar da karmaşık şeyler değil. Ahzab Suresi’ndeki bu ayetten önceki ve sonraki ayetleri bütüncül bir şekilde okuyan sıradan bir insan, bu söylediklerimizi kendiliğinden kavrayacaktır. Ali (r.a), Fatma (r.anha), Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a)’ın bu ayetin kapsamına girmesi ise Ayşe

(r.anha) tarafından rivayet edilen hadisle sabit olmuştur. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isteyen kardeşlerin Dr. Seyyid Abdulhadi Hüseynî’nin “Ayetu Tathir ve Alakatuha Bi-Ismeti’l Eimme” eserine başvursun.

 

  • Buharî (3832 Numaralı hadis)

 

  • “El-İsabe fi temyizi es-Sahabe” İbni Hacer (8/18)

 

  • Buhari (3462 numaralı hadis)

 

ALLAH’IN EVİ’NE YOLCULUK

Allah’ın Evi’ne Yolculuk

 

Beluçistan’a yaptığımız yolculuktan sonra içimde, güçlü bir şekilde hacca gitme isteği oluşmaya başladı. Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra, Allah’ın evini ziyaret etmek üzere Tahran’dan yola çıktım.

 

Mekke’de, dünyanın geçici güzelliklerinden yüz çevirmiş, samimiyetin sembolü olarak anılabilecek değerli birçok insanla tanışma imkânım oldu.

 

Daha sonra Medine’ye geçtiğimde, orada da birçok âlimin sohbetine katılma olanağı buldum. Yaşadıklarım, gördüklerim ve öğrendiklerimin benim üzerimde muazzam bir etkisi vardı. Mekke ve Medine’de ilk defa“Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz” (Fatiha:5) ayetinin manasını ve önemini kavradığımı hissetmeye başladım.

 

Ravzayı Muttahara’ya vardığımda, Rasûlullah (sav)’e selam verdim. Durup o anın güzelliğini yaşamaya çalışırken, benim mezhebimden olan insanların, Ebu Bekir (r.a) ve Ömer (r.a)’ın kabrinden uzak durmak için gösterdikleri azami gayreti gördüm ve gözlerini bile onların mezarından sakındıklarını fark ettim.

Bu yolculukta katıldığım birkaç sohbette, mü’minlerin annesi Ayşe (r.anha)’yı birçok yönden tanıma imkânı buldum ve yaptığım gözlemler sonucu, Ayşe (r.anha)’ya yapılan eleştirilerin din düşmanlarına yaradığını, bu eleştirilerin onlar tarafından, İslam dinini zayıf düşürmek için daha da körüklendiğini fark ettim.

 

Eleştiri okları, daha Rasûlullah (sav) hayattayken Ayşe (r.anha)’ya çevrilmiş ve ona iftira atılmıştı. Münafıklar ise bu olayı fırsat bilerek İslam’a zarar vermeye çalışmışlardı. Gerçekten de eğer Allah’ın yardımı, Müslümanların sabrı, takvası ve Peygamberimiz (sav)’in bu iftira üzerine izlediği yöntem olmasaydı, bu olay üzerine,

Müslümanlar arasında nereye varacağı belli olmayan bir fitne çıkacaktı.

 

Münafıklar için bir umut ışığı olan İfk hadisesi, Allah’ın yardımıyla Müslümanların safını birleştiren ve birçok hayra sebep olan bir olaya dönüştü. Biraz üzerinde durmak istediğim bu hayırların bazıları şunlardır:

 

  • Bu olay, Muhammed (sav)’in terbiyesinden geçmiş sahabe için bir imtihan vesilesiydi. Allah Teâlâ, onları imtihan ettiği gibi, onlara ve İslam ümmetine bu gibi zor durumlarda takip edecekleri yöntemi İfk hadisesi

üzerinden öğretti. Böylece Müslümanlar, insanların şeref ve haysiyetinin önemini, bu gibi şeylerin öyle sıradan olaylar gibi gündem konusu edilmemesi gerektiğini, dil fitnesinin ağır olduğunu, sadece dil yüzünden insanların ayaklarının kayabileceğini öğrenmiş oldu. (1)

 

  • Bu olay, Müslümanlar arasında bir grup toplumsal kuralın oluşmasına sebep oldu. Müslümanların hayata geçirdikleri bu kurallar sayesinde, fitne ve fesada yol açacak birçok olayın önüne set çekildi.

 

  • İnsanlar, Rasûlullah (sav)’in Allah’ın yardımı olmadan gaybtan haber veremeyeceğini anladılar. Eğer

Rasûlullah (sav) tek başına gaybtan haber verebilme imkânına sahip olsaydı, eşinin bu durumunun bir fitne olduğunu daha ilk anda haber verecekti.

 

  • İnsanlar, Rasûlullah (sav)’in söylediği her şeyin Allah katından olduğunu bir kez daha net bir şekilde anladılar. Diğer taraftan, Allah’ın sevgili kulu ve insanların en üstünü olan Muhammed (sav) bile, gaybı bilmediğine göre Ali ve ehli beytinin ondan ileri geçerek gaybı bilmelerinin mümkün olmadığı net bir şekilde anlaşılmaktadır.

 

  • Bu olay, Ayşe (r.anha)’nın ve ailesinin değerini düşürmek yerine daha da yükseltti ve bu sayede insanların ona karşı saygısı katlanarak arttı. Çünkü onun masumiyeti bizzat Allah tarafından tasdik edilmiş oldu. Allah Teâlâ, Nur Suresi’ndeki on ayetle onun beraatını bizzat ifade etti. Böylece Rasûlullah (sav)’in eşlerine saygı imanın bir parçası, kıyamete kadar Kur’an’a bağlılığın bir sembolü haline geldi.

 

  • Özellikle bu olayla ilgili olarak üzerinde durulması gereken en önemli noktalarından biri, sahabenin bu olay karşısında tek bir saf olarak kenetlenmeleri ve münafıkların dillerine doladıkları bu gibi basit iftiralara kulak asmamalarıydı. Onlar, bu kadar dik bir duruş sergileyince inen ayeti kerime onların bu dik duruşunu, iyi niyetlerini onayladı. Ayşe (r.anha) hakkında inen bu ayetler, sanki diğer taraftan sahabeyi övmekte ve dillerini fitneyle kirletmedikleri için yüceltmektedir.

 

Böylece çıktığım hac yolculuğu benim için hayırlara vesile olan, birçok şeye daha farklı bir açıdan bakmama ve içinde bulunduğum birçok şüpheden kurtulmama yardımcı olan bir yolculuk oldu…

 

Dipnot:

 

  • Sahabeden üç kişi bu fitneye karıştı. Bunlar; Hasan b. Sabit, Mistah b. Esase ve Hanne bintu Cahş’tı. Rasûlullah (sav), onlara hadd cezası uygulayarak her birine seksen sopa vurdu.

 

 

 

 

 

 

SURİYE YOLCULUĞU

 

Beluçistan yolculuğu, Şeyh Mevlana’yla yaptığımız tartışmalar, içimde bir inkılâbın oluşmasına sebep olmuştu. Bundan dolayı, içimde Ehli Sünnet inancını araştırma isteği her gün gittikçe daha da artıyordu.

 

Ehli Sünnet inancına karşı içimde bir meyil vardı ama çok acele etmek de istemiyordum. Eğer eskiden sahip olduğum, onlarla büyüdüğüm düşünceleri bırakacak, yeni fikir ve düşüncelere sahip olacaksam, bunu üstün körü yapmamalı, bu konuda gerekli araştırmayı yapmalıydım.

 

Ben, gördüğü bir şeyi hemen beğenen, çok fazla araştırma yapmadan, ona dört elle sarılabilen biri değildim. Bundan dolayı da daha fazla araştırma yapmadan duramıyordum.

 

Tüm bu koşuşturmalar, kendi dünyamdaki yenilikler, yavaş yavaş dış dünyama, çevremdeki insanlarla olan

ilişkilerime de yansımaya başlamıştı. Bendeki değişimi fark etmeye başlayan ailem, dostlarım, okul arkadaşlarım, öğretmenlerim ve üye olduğum davet heyetinin üyeleri beni gözlemliyor ve bana ne olduğunu kestirmeye çalışıyorlardı.

 

Ben kendi dünyamda farklı şeylerin kavgasını verirken, imtihanlar yaklaşmış ve derslere dört elle sarılma vaktim gelmişti. Ancak içimde zerre kadar ders çalışma isteği yoktu. Kendi dünyamda yaşıyor ve devamlı bir şekilde zihnimde bir şeylerin mücadelesini veriyordum. Üniversiteye gidip geliyor, koridorlarında dolaşıyor, sınıfta bedenen oturuyor, ancak kendi âlemimde farklı bir dünyada yaşıyordum.

 

İmtihan notlarındaki hızlı düşüş, okuldaki genel durumum, içinde bulunduğum durumu çok net bir şekilde ortaya koyuyordu. Artık o eski, hareketli adam değildim. İnsanlardan uzağa kaçıyor ve tek başıma kalmayı tercih ediyordum. Bu durumumu fark eden hocalarım, aileme içinde bulunduğum psikolojik çöküntüyü haber verdiler ve bana yardımcı olmaları için bir şeyler yapmalarını istediler.

 

İçimde yaşadığım sıkıntılar, okul veya eğitimimle alakalı olmadığı için ailem ve öğretmenlerimin tüm uğraşları bir sonuç vermedi. Tüm bu sıkıntıları yaşadığım bir dönemde, Suriye’ye gitmek için elime bir fırsat geçti. Aslında dönem sonu imtihanlarım yaklaşmıştı ve önceki imtihanlarımdan oldukça kötü not almıştım ancak yeni bir şeyler bulma umudu beni bu yolculuğa sürükledi.

 

 

Suriye yolcuğuna nasıl çıktığımı, işlerimi nasıl düzene koyduğumu bilmiyorum. Bir tek hatırladığım, babaannemin kutsal yerleri ziyaret etmek için yolculuğa çıkacağı ve ailemin onunla beraber gitmemi istediğiydi. Babaannem Zeynep (r.anha)’ın kabrini ziyaret etmek istiyordu. Ben ise bu yolculukta yeni bir şeyler bulabileceğim umuduyla çok mutluydum. Bana göre bu yolculuğun iki açıdan bana faydası olacaktı:

 

Birincisi; kısa süreliğine de olsa okulun sıkıcı ortamından, şüphe dolu, bir şeyler anlamaya çalışan bakışlardan uzaklaşacaktım.

 

İkincisi; Ehli Sünnet’in mezhebini, onların usullerini, inançlarını araştırmayı ve bu konuda yeni bir şeyler bulmayı umuyordum. İçimde bu yolculuğun bana yardımcı olacağına, araştırmamı derinleştirmem için yeni bir şeyler verebileceğine dair bir his vardı. Benim için güzel olan durumlardan biri de değerli arkadaşım Ali Rıza

Muhammedî’nin (Allah rahmet etsin) bu yolculukta yanımda olmasıydı.

 

Suriye’de bulunduğumuz ilk günde, çok önemli olmasa da benim açımdan hoş olan bir olay yaşadık. Yolda ilerlerken bir grup İranlı kadının, lüks bir mağazanın sahibiyle tartıştıklarını gördük. Kadınlar bir şey satın almış ancak hoşlarına gitmediği için geri vermek istiyorlardı. Tartışmanın uzayacağını fark edince araya girdik ve olayı çözümledik. Bu olay, bizi sevmeye başlayan mağazanın sahibiyle aramızda bir yakınlığın oluşmasına sebep oldu.

 

Bu arada bir şeyi unutmadan hatırlatmakta fayda var. Ben ve arkadaşım Ali Rıza Muhammedî, Şii âlimlerden sayıldığımız için kafilenin başına sorumlu olarak tayin edilmiştik. Bundan dolayı mezheple ilgili her türlü ibadet merasimine katılıp, kafile üyelerini gerekli durumlarda bilgilendirmemiz gerekiyordu. Bu konuda yapacağımız her hangi bir ihmal kafile üyelerinin kızmalarına, özellikle de her şeyi mükemmel yapmamızı isteyen babaannemin gazabına sebep olabilirdi.

 

Yeni tanıştığımız mağazanın sahibinin yardımıyla, Ehli Sünnet âlimlerinden biriyle tanışma olanağı bulduk. Tanıştığımız âlime dedim ki: “Biz ikimiz Şia mezhebindendik, ancak bu mezhebi bırakarak Ehli Sünnet’e geçtik ve buraya gelişimizin tek sebebi daha fazla araştırma yapmaktır.” Ancak Şeyh Abdullah bize inanmadı, ne kadar ısrar ettiysek de Şeyh Abdullah’ı bir türlü ikna edemedik. Sonunda ellerimizi Kur’an’a basarak yemin etmek zorunda kaldık. Şeyh Abdullah hâlâ bize inanmayarak şöyle dedi: “Şia’dan olduğunu söyleyen bazı insanlar, elimizdeki Kur’an’a bile doğru dürüst inanmazken benden size inanmamı nasıl bekleyebilirsiniz?”

 

Her şeye rağmen ısrarımızdan vazgeçmeye niyetli değildik, sonunda Şeyh Abdullah’ı kısmi olarak ikna ettik ve orada kaldığımız kısa süre içinde fırsat buldukça onun yanına giderek zihnimizdeki soruları onunla tartıştık. Adam gerçekten sahili olmayan bir ilim denizi gibiydi. O ana kadar, Beluçistan’da karşılaştığımız âlim hariç, onun gibi ilim deryası olan biriyle karşılaşmadım.

 

Arap olduğu halde gayet güzel Farsça konuşan Şeyh Abdullah, iki yıl İran hapishanelerinde yattığını ve bunun sebebinin Şii âlimlerle yaptığı tartışmalar olduğunu söyledi. Şeyh aynı zamanda, İran İstihbaratı’nın kendisini öldürme girişiminde bulunduğunu ancak ateş edilen kurşunun kendisine isabet etmediğini ve Allah’ın yardımıyla kurtulduğunu söyledi.

 

Şeyh Abdullah’la yaptığımız tartışmalar bir hafta boyunca vaktimizin büyük bir kısmını aldı. Bundan dolayı kafilemizin kabirlerin ziyareti vb. düzenlediği birçok programa katılmadık. Aslında bu programlara katılmak da istemiyorduk.

 

Bir ara kafile reisi beni çağırarak, Hz. Zeyneb’in kabri başında geleneksel duayı okumamı istedi. Ancak Ehli Sünnet mezhebini araştırmalarımız sonucunda sadece Allah’tan yardım dilenebileceğini, Müslüman’ın Allah’ın dışında herhangi bir güçten yardım dilemesinin caiz olmadığını ve değeri ne kadar yüksek olursa olsun insanlardan olağanüstü şeyleri istemenin İslam’a göre uygun olmadığını, böyle bir davranışın yerine göre Allah’a şirk koşmakla eş değer olduğunu öğrenmiştik. Bundan dolayı kafilenin başkanına özür beyan ederek bu duayı yapamayacağımı söyledim.

 

Suriye’de geçirdiğimiz bu kısa zaman, bu süre içinde Şeyh Abdullah’la yaptığımız sohbetler, bizde var olan değişimi daha da hızlandırdı. Artık zihnimizde hiçbir şüphe kalmamış sanki başka insanlar olmuştuk.

 

IRAK DÖNÜŞÜ GÖRÜLEN RÜYA

Kürdistan’a Yolculuk

 

Suriye’den döndükten sonra, arkadaşım Ali Rıza Muhammedî’yle beraber başka yolculuğa çıkmaya karar verdik. Plana göre karayoluyla İran’daki Kürt bölgesinden (Senedrec şehrinden) Süleymaniye şehrine geçecektik.

 

Yolculuğa çıktığımızda, dönem sonu imtihanlarımız başlamak üzereydi. Ancak biz başka bir dünyada yaşıyorduk; üniversite de, imtihanlar da umurumuzda değildi.

 

Önce Senedrec’e oradan da Merivan’a geçtik. Ne yazık ki burada sahip olduğumuz her şey çalındı. Bunun üzerine tekrar Tahran’a geri dönmek zorunda kaldık ve böylece ilk girişimimiz başarısız oldu.

 

İmtihanlarımız bitince arkadaşımla beraber Süleymaniye şehrine gitmek için tekrar hazırlıklara başladık. Tüm hazırlıklarımızı yaptıktan sonra yola koyulduk. İlk önce Senedrec’e, oradan Merivan’a gittik. Merivan şehrinden resmi olmayan yollardan Süleymaniye şehrine gitmek üzere Irak sınırından içeri girdik.

 

Süleymaniye şehri, İran’a karşı savaşan Halkın Mücahitleri örgütünün çok güçlü olduğu merkezlerdendi. Süleymaniye’ye varır varmaz Halkın Mücahitleri, bizi de kendileri gibi yönetimin zulmünden kaçan şahıslardan kabul ettikleri için, bizimle gayet iyi ilgilendiler hatta kendilerine katılmamızı istediler. Ancak bizim başka hedeflerimiz vardı, peşinde olduğumuz şey onlarınkinden çok farklıydı, bundan dolayı onların tekliflerini reddettik. Kısa bir süre geçmeden Ehli Sünnet’ten olup Süleymaniye’ye hicret etmek zorunda kalan birkaç âlimle tanıştık.

 

 

 

Bunlar arasında Şeyh İbrahim, Şeyh Abdulkadir gibi âlimler vardı. Bu âlimler, başlangıçta bizimle görüşmeyi ve bizi dinlemeyi reddettiler. Ancak bizim vazgeçmek gibi bir niyetimiz yoktu, onları ikna edebilmek için elimizden gelen her şeyi yaptık ve sonunda onları biraz da olsa ikna edebildik.

 

Bu âlimlerle dört gün boyunca ilmi araştırmalar ve tartışmalar yaptık. Bu tartışmalar bizim için gerçekten çok faydalı olmuş, bizde var olan ufak tefek şüphelerden eser bile kalmamıştı. Daha önce yanlış inançlara sahip olduğumuzu, bu insanların hakikati savunduğunu açıkça kabul ettik. Böylece gönlümüze yerleşen Ehli Sünnet ve’l-Cemaat akidesini dilimizle de tasdik ederek bu mezhebe dört elle sarılmaya karar verdik.

 

Tahran’a dönüğümüzde artık içimizdeki korkulardan, tereddütlerden eser kalmamıştı. Bundan dolayı, Ehli Sünnet inancını benimsediğimizi, eski inancımızdan dolayı Allah’a tövbe ederek döndüğümüzü açık bir şekilde ilan ettik.

 

Bu arada Irak dönüşü yaşadığımız bir anıya burada değinmekte fayda var. Irak’tan dönüşümüzde, İran sınırından girdiğimizde Merivan şehrine bağlı sınırdaki bir köyde geceledik. Gece yarısı arkadaşım Ali Rıza aniden bağırarak çok kötü bir şekilde uykusundan uyandı. Ali Rıza korkudan titriyordu ve terden sırılsıklam olmuştu.

 

Ben arkadaşımın çığlığıyla irkilerek uyandım, ne olduğunu anlamadığım için korkarak ne olduğunu sordum. Arkadaşım rüyasında Rasûlullah (sav)’i gördüğünü söyledi. Biraz da şaşırarak: “Peki, ne oldu” dedim. Arkadaşım şöyle dedi: “Rasûlullah (sav)’ı bir grup sahabesiyle oturuyorken gördüm. Rasûlullah (sav) onlara dedi ki:

 

“Sevdiğim dosta söyleyin buraya gelsin”. Kısa bir süre geçmeden Şeyh Mevlana’yı (1) gördüm, şaşkınlıktan bir an kendimden geçtim, kendime geldiğimde Rasûlullah (sav) ona bir Mushaf, kalem ve defter verdi ve gitti…”

 

Bu rüya, bizim için çok güçlü bir manevi destek oldu. Ali Rıza’nın gördüğü rüya, bizim eskiden yanlış görüşte olduğumuzu, doğru yolun Şeyh’in üzerinde olduğu yol olduğunu gösteriyordu. Bunun üzerine Rabbimize, istikrarla Ehli Sünnet’in yolunu takip edeceğimize söz verdik. O günden itibaren namazlarımızı da Ehli Sünnet’in yaptığı gibi günde beş vakit kılmaya başladık.

 

Tahran’da düşüncelerimizi ameli olarak uygulamaya başlayınca, etrafımızdaki herkesin bize bakışı bir anda değişmeye başladı. Birçok yerde olumsuz davranışlarla karşılaşıyorduk. Diğer taraftan bizdeki değişimi fark eden davet heyeti de baskılarını artırmaya başladı. Okuldaki öğretmenler, öğrenciler bizimle alay ediyorlardı. Bize birçok lakap takılmıştı: Sünni, Vehhabi, Ehli Beyt düşmanları…

 

İçinde bulunduğumuz zor durumu, üzerimizdeki baskıları ve bu baskıların yoğunluğunu burada anlatabilmem mümkün değil. Bir anda, bulunduğumuz çevrede kenara itilmiş, dışlanmış ve nefret edilen insanlar haline gelmiştik.

 

Etrafımızdaki herkes bizi hedef tahtasına oturtmuş ve eleştiri oklarını bize yöneltmişti. Ancak onların fark edemediği bir şey vardı; biz bu sonuca, yaptığımız ufak bir araştırmayla varmamış, tam tersine bu sonuca ulaşabilmek için birçok şeyden vazgeçmiş, gece gündüz demeden araştırmalar yapmış, yerine göre hayatımız pahasına bazı girişimlerde bulunmuştuk.

 

Bize yönelik başlatılan baskıların haddi hesabı yoktu, ancak bizim de pes etmek gibi bir niyetimiz yoktu. Çünkü bu sonuca ulaşmak için çok uzun süren araştırmalar yapmış, Kur’an’ın konuyla ilgili her ayeti üzerinde detaylı bir şekilde durmuş ve ulaşabildiğimiz tüm tarihi kaynaklara başvurmuştuk. Artık Allah dışında kimseden korkumuz yoktu ve bu baskıların inancımıza zarar verme imkânı da yoktu. Baskılara, eleştirilere sabretmeye çalışıyor ve mükâfatını Allah Teâlâ’dan umuyorduk. Bu ise, kalbimizde tarif edilmesi mümkün olmayan bir huzurun oluşmasına sebep oluyordu.

 

Okuduğumuz okulda on beş kadar Ehli Sünnet’ten öğrenci vardı, onlarla konuşarak birlikte cemaat namazı kılmaya başladık. Tüm baskılara rağmen o kadar güçlü bir maneviyatımız vardı ki, bir gün sınıf tahtasına “Şia iddiası bir sürü yanlış ve avuntudan ibarettir” ibaresini yazdıktan sonra altına “İslam ise Rasûlullah (sav)’in sünnetine sevdalanmak, onun hayat modelini hayatımıza uygulamak ve Ehli Sünnet ve’l-Cemaat mezhebine uymak, yani Rasûlullah (sav) gibi yaşamaktır” cümlesini yazdık.

 

Bizim bu gibi hamasi girişimlerimiz okulda gergin bir ortamın oluşmasına sebep oldu. Sonunda üniversite olaya el atarak bu gibi şüpheli davranışların artık tahammül edilemez bir hal aldığını ve sessiz kalmayacağını ilan etti.

 

Üniversitede havanın gergin olduğu böyle bir ortamda ben ve arkadaşım Ali Rıza, Meşhed şehrine gitmeye karar verdik.

 

Dipnot:

 

(1) Yazarın Şeyh Mevlana olarak isimlendirdiği âlimin asıl ismi Şeyh Muhammed Ömer Serbâzî’dir ve Dağların Şeyhi lakabıyla meşhurdur. Hindistan’daki Diyobend medresesinden mezun olan Şeyh’in yazılmış birçok eseri bulunmaktadır. Bu bilgileri, yazarın hayatıyla ilgili yaptığım araştırmalardan ve Pakistan’da Şehit Muteza

Râdmehr’e yardımcı olan, Beluçistan asıllı bazı arkadaşlardan edindim. (Kitabı Arapçaya çeviren mütercim).

 

 

 

 

 

PARK YAPMAK İÇİN YIKILAN SÜNNİ CAMİSİ

 

Meşhed’e Yolculuk

 

Okuldaki gergin ortamdan biraz uzaklaşmak için arkadaşımla beraber Meşhed’e gitmek üzere yola çıktık.

 

Meşhed’e gittikten bir ya da iki gün sonra, devletin yıkarak yerine park yaptırdığı Şeyh Feyz Muhammed Camii’nin

(Şeyh Feyz Camii, Meşhed’teki tek Sünni cami idi ve yapımı birkaç yüz yıl öncesine dayanmaktaydı. Bu mescid şehirdeki Sünni azınlığın toplanabildiği tek yer olduğu için onların Şia toplumu içinde asimile olarak yok olmalarını önlüyordu. Bu mescid 3 Ocak 1994 yılında yıkıldı.)

daha önce bulunduğu yere gittik. Oraya vardığımızda Hevaf bölgesinden, yöresel kıyafetiyle oturmuş Sünni bir genç gördük. Adamı tanımadığımız halde oturup onunla camii, camiinin yıkılma sebepleri, devletin Sünni azınlıklar hakkındaki düşünceleri ve onları Şii toplum arasında asimile etme çalışmaları hakkında sohbet etmeye başladık.

 

İçimizde yıktırılan camiye karşı özel bir sevgi vardı. Cami yıktırıldığı dönemler ben ve arkadaşım, Meşhed’teki

Nevâb Safevî havzasında öğrenciydik ve şehirdeki Sünni azınlığın bu yıkımı protesto etmek için Meşhed’teki ana cadde üzerinde bulunan Merkez Bankası’nın önünde toplandığını kendi gözlerimizle görmüştük.

 

Ana caddede toplanan insanlar, namaz kılmak için sarıklarını yere sermişlerdi, her biri çocuğunu kaybeden kadın gibi ellerini kaldırmış yıkılan camileri için ağlayarak dua ediyor, feryatlarını Allah’a duyurmaya çalışıyorlardı…

 

Meşhed’teki Sünni topluluk, o gün tarihlerindeki en zor günlerini yaşıyorlardı. Çünkü görüşüp tanıştıkları, ibadetlerini yerine getirdikleri tek camileri ellerinden alınmıştı.

 

Caminin yıkıldığı gün küçük büyük, erkek kadın herkes, eski elbiselerini giyerek yetimler gibi protesto alanına gelmişti.

 

Öyle ki, Abad bölgesinden bir öğrenci, bir defasında üzerinde yırtık elbiseler giyen ve yüzünden çok üzüntülü olduğu anlaşılan bir adam gördüğünü söyledi. Bu öğrenci, başından geçen olayı bize anlatarak şöyle dedi: “Yaşlı adama yaklaştım ve ona yemesi için bir şeyler ikram etmek istedim. İhtiyar adam yaşlı gözlerle bana baktı ve bana üzüntülü bir şekilde şöyle dedi: “Oğlum! Camimizi yıktılar”. Adam iç çekerek biraz durduktan sonra bağırarak şöyle dedi: “Allah’ın evini yıktılar, Allah onların evlerini ve kalplerini ateşle doldursun… Sen benim bir şeyler yememi istiyorsun… Hayır, bu günden sonra ben yemek istemiyorum… Allah’ın evi gittikten sonra hayatın ne manası var?!…”

 

O genç adamla, Şeyh Feyz Camii hakkında biraz sohbet ettikten sonra Mü’minlerin Emiri Ali (r.a), İslam’daki yeri, bazı insanların onun adına aslı astarı bulunmayan bir sürü iddiada bulunmaları hakkında konuşmaya başladık. Bu gibi insanların, Ali (r.a) yüceltmek bir yana, farkında olmadan ona kötülük ettiklerini, bu gibi uydurma hikâyelerle onu tâbi olunması mümkün olmayan, hayali bir şahsiyete dönüştürdüklerini konuştuk.

 

Biz bu şekilde konuşmaya dalmış, Ali (r.a) ve onun menkıbelerini konuşurken, yakınımızda oturan yeşil sarıklı yaşlı bir adam bizim, Ali (r.a) hakkında kötü şeyler konuştuğumuzu düşünerek bize kızdı ve yerden bir taş alarak bize fırlattı. Yaşlı adamın attığı taş, Ali Rıza’nın başına isabet etti ve oldukça büyük bir yaranın açılmasına sebep oldu.

 

İki gün kadar süren bu yolculuktan sonra Tahran’a geri geldik ve son günleri yaklaşan eğitim dönemini bitirdik. Aldığımız notlar çok iyi olmamakla beraber fena değildi.

 

Okulun tatil olması üzerinden daha beş gün geçmeden davet heyeti bizi okula çağırdı ve son dönemlerde okulda işlediğimiz suçlar hakkında kapsamlı bir açıklama yapmamızı istedi. Bu gelişme, bir sonraki dönem başlayacak olan olayların başlangıç noktasıydı…

 

 

 

İSTİHBARAT’IN İŞKENCESİYLE TANIŞMA

Okulda yeni dönemle beraber başlayan olaylar Meşhed’den döndükten sonra, ben ve arkadaşım Ali Rıza yakında başlayacak olan yeni eğitim dönemi için hazırlık yapmaya başladık. Bir gün üniversitedeki davet heyetinin ofisine gitmemiz istendi.

 

Ofise gittiğimizde içeride davet heyetinin başkanı, üniversitedeki ilim meclisinin üyeleri ve cami imamı oturuyorlardı. Formalite icabı kısa bir tanışmadan sonra davet heyetinin başkanı konuya girdi ve yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlayarak şöyle dedi. “Doğru söyleyin ve kesinlikle gerçekleri gizlemeye çalışmayın. Okulda neler olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Şimdi söyleyin bakayım, kim sizin beyninizi yıkadı ve okulda bu gibi anlamsız davranışlarda bulunmanızı sağladı? Şimdi, herkesin önünde bize her şeyi açıklayın.”

 

Seyyid Hüseynî detaylı bir şekilde birçok konuya değindikten sonra şöyle dedi: “Bize her şeyi olduğu gibi anlatın, belki de olay çok büyümeden ve farklı yerlere – yani istihbarat birimlerine – ulaşıp tehlikeli bir boyut almadan burada çözümlenir. Başkaları olaya el atmadan, bizim kendi problemlerimizi çözmemiz daha sağlıklıdır.”

 

Üniversitedeki yetkililer bizimle yaptıkları görüşmede dolaylı olarak, bizdeki değişimle ilgilenmediklerini, ancak davet heyeti olarak okuldaki problemlerle ilgilenmek zorunda oldukları için bizi çağırdıklarını ifade etmeye çalışıyorlardı.

 

Biz her ne kadar bazı hamasi davranışlarda bulunmuşsak da, herhangi bir probleme ya da herhangi bir karmaşanın çıkmasına sebep olmamıştık. Ancak her şey gayet açık bir şekilde anlaşılıyordu, davet heyeti bizim Şia mezhebini bırakıp Ehli Sünnet’e geçmemizden oldukça rahatsız olmuştu ve onlar sadece bu konuyla

ilgileniyorlardı. Onların tüm çabaları, bizi yeniden eski mezhebimize geri çevirmekti.

 

Elimizden geldiği kadar onlara, içinde bulunduğumuz durumu açıklamaya çalışarak şöyle dedik: “Biz şu an yaptığımız tercihi uzun araştırmalar sonucu yaptık. Bizdeki bu değişimin arkasında ne gizli bir el, ne de komplolar kuran birileri var. Ancak her şey Allah’ın dilemesiyle olur. Biz daha önceleri karanlıklar içindeydik, Allah Teâlâ bize doğru yolu gösterdi ve imanın muazzam nuruyla tanışma fırsatı bulduk.”

 

Ancak davet heyetinin bizi dinlemek gibi bir niyeti yoktu ve bize açık bir şekilde şöyle dediler: “Eğer gerçeği söylemez ve sizi bu yanlışları yapmaya sürükleyen gizli elleri ortaya koymazsanız, istihbarat birimleri olaya el atacaklar. Bu durumda da sizin için yapabileceğimiz bir şey kalmaz.”

 

Toplantının sonunda davet heyetinin başkanı, Ali Rıza Muhammedî’ye bir kâğıt uzattı ve “Biz hata yaptık ve bu hataları bir daha yapmayacağımıza söz veriyoruz, şeklinde bir şeyler yaz” dedi.

 

Seyyid Muhammedî kâğıt ve kalemi aldı ve şunları yazdı: “Biz şu ana kadar herhangi bir hata yapmış değiliz. Eğer Allah’ın dinine âşık olmak, Allah’ı birleyerek, sadece O’na ihlâsla ibadet etmek suçsa, evet biz büyük bir hata işledik.” Seyyid Muhammedî yazısını bitirdikten sonra kâğıdı alıp davet heyetinin başkanı Seyyid Hüseynî’ye uzattı. Seyyid Hüseynî yazıyı okuyunca aşırı bir şekilde kızdı ve kalkıp bizi dışarı çıkardı.

 

Bu olaydan birkaç gün sonra, bir grup arkadaşla üniversitenin avlusunda sohbet ederken bir istihbarat arabası gelip üniversitenin önünde durdu. İki adam arabadan indi ve hiçbir şey söylemeden benim elimden ve Ali Rıza Muhammedî’nin elinden tuttular ve bizi arabaya götürmek istediler. Onların bu tavrına karşı aramızda bir tartışma başladı ve onlarla gitmeyi reddettik. İstihbarat görevlilerinin bu tavrını, okula bir saygısızlık olarak kabul eden öğrenciler de işe karışarak görevlilerin üzerine yürümeye başladı. Neredeyse öğrencilerle istihbarat görevlileri arasında kavga çıkacaktı.

 

Gerginliğin arttığını fark eden görevliler, havayı biraz yumuşatmaya çalışarak, bu konuda ellerinden bir şey gelmediğini, sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirmeye çalıştıklarını söylediler. Uzun süren bir tartışmadan sonra onlarla arabaya binerek istihbarat binasına gittik.

 

Öğrencilerin bu kadar sinirli olma sebeplerinden biri de istihbarat birimlerinin aynı günlerde Curcân bölgesinden, Muhammed Rıza Musayi adında Sünni bir öğrenciyi gözaltına almalarıydı. Bu arkadaşımız Tıp Fakültesi’nin başarılı öğrencilerindendi. Cemaatle kıldığımız namazlara o da devamlı bir şekilde katılırdı.

 

İstihbarat binasına varır varmaz gözlerimizi bağladılar, bize mahkûmlara giydirilen elbiseden giydirdiler ve bizi tek kişilik hücrelere koydular.

 

Hücrenin içi oldukça karanlık ve beklediğimizden daha korkutucuydu. Uzun bir süre sonra bizi, El-Hac dedikleri birinin odasına götürdüler. El-Hac, ileri geri konuşmaya, işlediğimizi iddia ettiği suçları bir bir saymaya başladı ve sözlerini bitirdikten sonra, bizi sapıklığa sürükleyen şahsın kim olduğunu kendisine haber vermemizi istedi.

 

Doğru yola sadece Allah Teâlâ’nın dilemesi sonucu ulaştığımızı düşündüğümüz için ona dedik ki: “Bizim bu tercihimiz, tamamıyla Allah Teâlâ’nın bize bir lütfü ve rahmetidir. Bunun için herhangi bir suçlu aramanıza gerek yok. Biz, uzun süre araştırmalar yaptık, kitaplar okuduk, birçok insanla görüşmeler yaptık ve Allah’ın yardımıyla bu aşamaya kadar geldik.”

 

Adamın bizi anlamaya niyeti yoktu, bundan dolayı tüm söylediklerimizin doğruları örtbas etmek için uydurulmuş hikâyeler olduğunu söyledi. Adam gayet kibirli bir şekilde: “Bakın ben şu an sizi yargılayan hâkimim ve ben güç adına kabul edebileceğiniz her şeyim. Eğer bana makul bir şeyler söylerseniz size yardımcı olabilirim, aksi halde ise size istediğim her şeyi yapabilirim ve şunu kesinlikle iyi bilin, ben size merhamet etmem.”

 

El-Hac karşısında, Ali Rıza Muhammedî gibi cesur birini bulacağını tahmin etmiyordu. Muhammedî gayet sakin bir şekilde ve cesurca el-Hac’a söylemesi gereken doğruları bir bir anlattı. Bu sözler üzerine el-Hac sinirlendi ve Ali Rıza’nın yüzüne sert bir tokat vurduktan sonra şöyle dedi: “Ben sizi nasıl öttüreceğimi bilirim. Size burada ziyafet çekeceğimizi mi sanıyorsunuz?”

 

El-Hac tutumunu sertleştirdikçe biz de daha çok inat ediyorduk. Bu durumu fark eden el-Hac üslubunu değiştirdi ve bizimle yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya, bize nasihat etmeye başlayarak şöyle dedi: “Bakın çocuklar! Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” Seyyid Muhammedî hemen karşılık vererek: “Kim olduğunuz hiç önemli değil. Her şeye rağmen ben seni seviyorum!”. El-Hac başarılı bir komutan edasıyla Muhammedî’ye yaklaştı ve yumuşak bir ses tonuyla: “Çok teşekkür ederim yavrum. Beni neden seviyorsun?” Seyyid Muhammedî hemen karşılık vererek: “Çünkü sen ahmak bir adamsın” dedi.

 

Artık iyi bir ziyafeti hak etmiştik. Bizi tek kişilik hücrelere götürdüklerinde burnumuzdan ve yüzümüzün her tarafından kanlar akıyordu. Daha sonraları bizi ayrı ayrı sorgulamaya başladılar.

 

Bulunduğumuz yer, gündüzü olmayan çok farklı bir dünyaydı. Her taraf karanlıktı, namaz vakitlerini anlayamıyor ve güneşin ışıklarını bile göremiyorduk. Karanlıkta birbirimizin sesini duyuyor ancak hiçbir şey göremiyorduk.

 

Bu şekilde on gün geçti. On gün sonra, bize hiçbir şey söylemeden elbiselerimizi giydirdiler, gözlerimizi bağladılar ve bizi bir arabaya bindirdiler. Üniversitenin yanına geldiğimizde gözlerimizi açtılar, daha sona bizi üniversitenin önüne bırakıp gittiler.

 

Aynı gün davet heyeti bizi çağırdı. İçeri girdiğimizde Seyyid Ayetullah Vahid Horasanî ve babamın da geldiğini gördük. Babam beni görür görmez üzerime yürüdü, bir taraftan bana vuruyor diğer taraftan da bağırıp çağırıyordu.

 

Bunun üzerine Seyyid Muhammedî babama dedi ki: “Onu yeterince dövdüler. On gün boyunca dayak ve küfürden yeterince nasibini aldı. Hiç olmazsa siz vurmayın.” Babam, Seyyid Muhammedî’ye de küfretmeye ve bağırmaya başladı ve kendi işine bakmasını söyledi.

 

Yusuf (a.s) medresesine yaptığımız bu yolculuktan sonra biraz daha temkinli olmaya, okulda karmaşaya sebep olacak hamasi davranışlardan uzak durmaya, yapacağımız işin artı ve eksilerini düşündükten sonra hareket etmeye karar verdik.

 

Aynı şekilde, bu olaydan sonra düşüncemizi uluorta her yerde ortaya koymamaya, cemaatle namaz kılmamaya ve tahtalara sloganlar yazmamaya karar verdik. Okul idaresinin dediği gibi dersimizi almış aklımızı başımıza toplamıştık.

 

İçimde, başımıza gelen tüm bu sıkıntıların arkasında, üniversite ilim heyeti üyesi Dr. Hakâkyân’ın olduğuna dair bir his vardı. Kanaatimce onun istihbarat birimleriyle de ilişkisi vardı.

 

AYETULLAH VAHİD HORASANİ İLE GÖRÜŞME

 

Ayetullah Vahid Horasanî ve Ayetullah Estâdi’yle Görüşme

 

Okulun davet bürosunda yaptığımız görüşmede Ayetullah Horasanî, “İlk fırsatta Kum’a gelin orada detaylı bir şekilde konuşur, sohbet ederiz” demişti. Yeni eğitim dönemi başladıktan birkaç ay sonra Ayetullah Horasanî’yle görüşmek için Kum’a gittik.

 

Kum’a varır varmaz havzaya gittik. Ancak yıllarımızı geçirdiğimiz, öğretmenlerinden öğrencisine kadar birçok kişiyi tanıdığımız havzada kendimizi bir anda yabancı gibi hissettik. Sanki her şey bir anda değişmişti. Herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Bakışlardaki şüphe, kuşku ve aşağılama sinyallerini okumak çok zor değildi.

 

Bundan dolayı orada fazla rahat edemedik ve oradan ayrılarak Seyyid Horasanî’nin evine gittik. Seyyid Horasanî tavırları ve bakışlarıyla, aramızda eskiden var olan öğretmen talebe ilişkisinden ve sevgiden eser kalmadığını hissettiriyordu. Her şeye rağmen ona herhangi bir saygısızlık etmemeye özen gösterdik. Çünkü onun bizim için özel bir yeri vardı.

 

Eğitim yılları boyunca Seyyid Horasanî bizimle ilgilenmiş ve bize rehberlik etmişti. Buna karşılık biz de onu sever ve ona saygıda kusur etmemeye çalışırdık. Diğer taraftan biz tutuklandığımızda Seyyid Horasanî bizzat devreye girmiş ve bizim serbest bırakılmamıza yardımcı olmuştu.

 

İçeri girip oturduktan sonra Seyyid Horasanî biraz da alaylı bir üslupla konuşmaya başlayarak şöyle dedi: “Hoş geldiniz! Siz davranışınız, zekânız, ahlakınız ve çalışkanlığınızla havzanın seçkin öğrencilerindendiniz. Biz sizi, öğrencilerin liderleri olarak kabul ediyorduk. Ancak siz tüm beklentilerimizi suya düşürdünüz, bizi hayal kırıklığına uğrattınız.

 

Evet, hoş geldiniz efendiler! Hocalarınızı hayal kırıklığına uğrattığınız için, dünyaya açılan en büyük ilim kapılarından biri olan havzanın hedeflerinden saparak ona ihanet ettiğiniz için size ne kadar teşekkür etsek azdır.

 

Biz size güveniyor ve değer veriyorduk. Bu güvenimizden yola çıkarak sizi Ehli Sünnet’in olduğu bölgelere tartışmalara gönderiyorduk. Biz sizi havzalarıyla övünen, havzanın ilim sancağını taşıyan erler ve Ehli Beyt’e olan sevgilerinden dolayı onur duyan insanlar olarak görüyorduk. Ne yazık ki siz, bu güvene layık olamadınız, herkesin güvenini boşa çıkardınız ve hepimizi mahcup ettiniz.

 

İnsanlar bize ne diyecekler?! Tarih bizim hakkımızda ne yazacak?! Eminim, şunu diyecek ve yazacaklardır: Ehli Beyt sancağını taşımak için yola çıkan birileri Ehli Beyt’e ihanet etti!

 

Sizin gibi seçkin insanların gittikleri yerlerde etkili olacaklarını, tartıştıkları insanları ve bölge halkını aydınlatacağını, onların ellerinden tutarak onları güvenli sahillere ulaştıracaklarını ve onların yanlışlarını düzelteceklerini sanıyorduk. Ancak siz öyle bir şey yaptınız ki, biz bile kendi kendimizden utandık. Beklentilerimizi alt üst ettiniz. Siz tüm bunları yapmak yerine, gidip mezhebimize saldıran, Ehli Beyt’e düşmanlık yapan birkaç Vehhabinin yıldızlı sözlerine aldandınız. Siz onları aydınlatacağınıza, gözlerinizi hakikate kapatıp kendinizi bile aydınlıktan mahrum ettiniz.

 

Kendisiyle övünmeniz gereken mübarek Şia akidesine ihanet ettiniz, mezhebin temel prensiplerine dil uzattınız, onları temelden sarsmaya çalıştınız. Böylece bizi, havzayı ve ailelerinizi insanların diline düşürdünüz. Sizin çocukça davranışlarınız yüzünden üniversitedeki gençler akidelerinden şüphe etmeye başladılar. Artık sıradan öğrenciler bile eleştiri yapmaya, dini programlara katılmamaya, dini çalışmalardan uzak durmaya başladılar.

 

Tüm bu problemlerin sebebi sizsiniz ve bu gençlerin günahı sizin boynunuzadır. Çünkü mübarek Şia mezhebini eleştirerek ona ihanet ettiniz. Bu mezhebin insanları, tarih boyunca kendi içinden sizinkine benzer bir ihanetle karşılaşmamıştır.

 

Siz bu yaptıklarınızdan utanmıyor musunuz?! Mü’minlerin Emiri Ali (r.a)’ın karşısına nasıl çıkacaksınız?! Hangi yüzle İmam Mehdi’nin yüzüne bakacaksınız?! Ehli Beyt’e cevabınız ne olacak?!”

 

Tüm bu duygusal konuşmadan sonra Ayetullah Horasanî ses tonunu düşürdü ve sevgi ifade eden bir ses tonuyla konuşmasına şöyle devam etti: “Evlatlarım! İnsan ekonomik problemlerle karşılaşabilir, farkında olmadan şeytanın oyununa gelebilir. İnsan bazen kendisini öyle bir kaptırır ki birazcık dünya malından dolayı mübarek Şia mezhebi gibi bir mezhebi bile bırakmaya yeltenebilir.

 

Ne yazık ki, günah satın almakta ustalaşan, Ehli Beyt düşmanı bazı Vehhabiler bu işi günümüzde çok iyi yapmaktalar. Her şeye rağmen Ehli Beyt’i seven bir insan, bu yanlışından dönmek için açık bir kapı bırakmalıdır ve ben istediğiniz kadar maddi yardımda bulunmaya hazırım. İsterseniz size beş milyon tümen yardımda bulunabilirim, hatta bunu on milyona bile çıkarmaya hazırım.”

 

Ben ve arkadaşım Ali Rıza’nın, Ayetullah Horasanî’ye karşı özel bir sevgisi vardı. Bundan dolayı saygısızca herhangi bir tavırda bulunmamaya özen gösteriyorduk. Ancak konuşmanın mecrası yavaş yavaş değişmiş bizim akidevi ve ahlaki manada yargılanmamıza kadar varmıştı. Bundan dolayı, bize yönetilen bu ağır ithamlara cevap vermek zorunda kaldık. Sonunda sessizliğimizi bozdum ve Ayetullah Horasanî’nin konuşmasını bölerek şöyle dedim: “Efendim! Ali (r.a) ve Rasûlullah (sav)’in Ehli Beyt’ine olan sevgimizi siz herkesten daha iyi biliyorsunuz. Bizim problemimiz sizin deminden beri anlatmaya çalıştığınız gibi Ehli Beyt’le değil, tam tersine biz gerçek akideye ulaşmanın derdindeyiz.

 

Yaptığımız uzun ve detaylı araştırmalar sonucunda birçok hurafe, bid’at, yerine göre şirki gerektirecek davranışlar içinde olduğumuzu gördük. Yani yaptığımız araştırmalar sonucunda Ehli Sünnet’in Ali (r.a)’ın yolunu takip ettiğini, onların gerçekte Ehli Beyt’i sevdiklerini, bu işin sancaktarlığını yaptıklarını gördük ve gerçekte onların Ehli Beyt’in akidesine uyduklarını fark ettik.

 

Biz bu gerçekleri fark ettikten sonra, tüm dünyayı bile verseniz bizim için bir şey ifade etmez. Hocam, vallahi bizim ulaştığımız hakikate karşılık dünyanın zerre kadar değeri yoktur. Biz hiçbir zaman, Allah Teâlâ’nın yardımıyla dinimizi geçici dünya malına karşılık satmadık ve hiçbir zaman da satmayacağız.”

 

Böylece eski inançlarımızı para yüzünden bırakmadığımızı ve dört elle sarıldığımız yeni inancımızı da dünya

malına karşılık bırakmayı kesinlikle düşünmediğimizi, değil dünya malı, başımızı gövdemizden ayırsalar bizi hak davamızdan caydıramayacaklarını ifade etmeye çalıştık.

 

Daha sonra konuşmanın akışı içerisinde kendimi tutamayarak şöyle dedim: “Böyle bir sözü sizin karşınızda söylediğim için gerçekten de özür dilerim. Madem ki konumumuz akide ve bağlı olduğumuz inançlar, bunları söylemek zorundayım. Siz görüşlerimizden dönme karşılığında bize beş milyon tümen teklif ediyorsunuz. Buna karşılık ben inançlarınızdan vazgeçip, bizim ulaştığımız gerçeklere sarılmanız karşılığında size yirmi milyon tümen teklif ediyorum…”

 

Tüm çabalarımızın boşa gittiğinin farkındaydık. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım Şeyh Horasanî’nin bize karşı sahip olduğu düşüncelerini değiştirmenin, bizi anlamasının imkânı yoktu. Konuştukça anlaşmak bir yana aramızdaki gerginlik daha da artıyordu. Doğal olarak konuşmamıza bir nokta koyup izin istemenin daha hayırlı olacağını düşündük.

 

Kapıdan çıkmak üzereyken Şeyh Horasanî, Ayetullah Estadî’nin de bizi görmek istediğini söyledi. Onun sözlerini dinleyerek Ayetullah Estadî’nin yanına gittik. Şeyh Estadî’nin yanında Ayetullah Mekarim Şirâzî de vardı.

Ayetullah Estadî, Kum’daki ilim havzasının başkanıydı. Onunla bir saatten fazla konuştuk ve konuşmamızın içeriği Ayetullah Horasanî’yle yaptığımız konuşmayla hemen hemen aynıydı. Bu görüşmemizde de aynı şekilde bir sonuca varamadan ayrıldık. Kum’da görüştüğümüz ileri gelenlerin hemen hepsinin ortak yönü, dalalet ve sapıklık yolunu seçtiğimiz için bizim adımıza çok üzülmeleriydi.

 

TIP FAKÜLTESİ’NİN SON SINIFINDAN ATILDI

Üniversiteden atılma

 

Her geçen gün Keşan’da yapılan konuşma ve bu konuşmayı yapan Sünniler hakkındaki söylentiler daha da artıyordu. Bu söylentilerin üzerine, Muhammed Rıza Musayi’nin vefat haberi de gelince elimizden geldiğince karmaşaya sebep olacak herhangi bir davranışta bulunmamaya karar verdik. Bunun üzerine kendi aramızda cemaatle namaz kılmaya ara verdik. Çünkü okuldaki idareciler cemaatle kıldığımız namazdan oldukça

rahatsızdılar ve her namaz kılışımızda onların bu rahatsızlıklarını bir şekilde hissederdik. Özellikle davet heyetinin üyeleri, her fırsatta kendi aramızda cemaatle namaz kıldığımız için bizi eleştiriyorlardı.

 

Diğer taraftan, Muhammed Rıza Musayi’nin vefat haberi hepimizi çok üzmüştü. Vefat haberini alınca bu arkadaşımızın anısına bir oturum düzenleme kararı aldık. Öğrencilerden büyük bir grup bu programımıza katıldı. Programa katılan Şii öğrencilerin bile sayısı tahminime göre doksan civarındaydı.

 

Program esnasında yaptığımız konuşma, bir şekilde bizi Keşan’da olan olaya sürükledi ve herkesin önünde Keşan’da konuşma yapan iki şahsın, ben ve arkadaşım Seyyid Muhammedî olduğunu ilan ettik.

 

Bir sonraki gün okuldaki davet heyetinin bürosuna çağrıldık ve orada bir daha karşımda Dr. Hakâkyân’ı gördüm. Bu görüşme bize verilen son gözdağıydı. Bir daha buna benzer bir davranışta bulunmamız durumunda üniversite yönetiminin çok sert kararlar alacağına dair tehditler aldık.

 

Bu olaydan kısa bir süre sonra okul bir program düzenlemek istedi. Bu programın düzenlenmesinden sorumlu olarak bir âlim, üniversite tarafından tayin edildi. Programdan önce bu âlim yanıma geldi. Biraz kendini övdükten ve yapacağı programdan bahsettikten sonra, bana içinde elli bin tümen para bulunan bir zarf verdi ve şöyle dedi: “Senden ricamız bu programın açılışında Allah’ın Kitabı’ndan birkaç ayet okumandır. Ancak senin de bildiğin gibi bu aralar hava oldukça bulanık ve insanların dili yerinde durmuyor, bundan dolayı Kur’an tilavetini “Sadakallahu el-Aliyyu el-Azim” cümlesiyle bitirirsen çok memnun oluruz.

 

Adamın bana gelmesiyle içimde bir şüphe uyandı ve kendi kendime, “İşin içinde mutlaka bir şeyler var” dedim. Belki de onlar, benim Sünni olduğumu duyunca, Şia’nın diğer sahabeden nefret etmesi gibi, Ehli Sünnet’in de Ali (r.a)’tan nefret ettiğini düşünüyor ve Kur’an tilavetinde bile olsa bir Sünni’nin ağzından Ali isminin çıkmasını istiyorlardı. (1)

 

Bu kadar sıradan bir plan bana çok komik gelmişti. Ehli Sünnet’ten bir insanın, Ali (r.a)’tan nefret ettiğini nasıl düşünebilirlerdi?! Ehli Sünnet, Ali (r.a)’ı sevmeyi imanın alametlerinden ve ondan nefret etmeyi de nifakın alametlerinden saymaktadır. (2)

 

Bu kibirli adamı zor durumda bırakmak için dedim ki: “Tilavetin sonunda “Sadakallahu el-Aliyyu el-Azim” yerine sadece “Sadakallahu el-Azim” ifadesini okuyacağım.”

 

Bu sözlerim üzerine Seyyid Rızayi benimle münakaşaya başladı. O ısrar ettikçe ben de inadına hayır diyordum. Sonun da bana verdiği zarfı avucunun içine koyarak, “Allah, Müslümanların birbirlerine düşmelerini yasaklıyor ve ben senin bu programına gelmeyeceğim gibi orada Kur’an da okumayacağım” dedim.

 

Program başlamak üzereyken Kur’an tilaveti için tekrar gelip bana ricada bulundular. Göründüğü kadarıyla programın açılışında Kur’an okuyacak birini bulamamışlardı. Ben tekliflerini tekrar reddedince öğretmenlerimiz araya girdiler. Özelikle Dr. Hidayet araya girince kendisini kıramayarak programda Kur’an okumayı kabul ettim. Her şeye rağmen Kur’an tilavetini bitirince “Sadakallahu el-Azim” diyerek Kur’an tilavetini bitirdim.

 

Bu olaydan birkaç gün sonra rektörün odasına çağrıldım ve yapılan görüşmeden yarım saat sonra Şehit Beheşti Üniversitesi’ndeki kaydım silindi. Böylece son sınıfta üniversiteyle ilişkim kesildi.

 

Arkadaşım Seyyid Muhammedî bu haberi duyunca sinirlendi ve bize haberi getiren görevliyle tartışmaya başladı. Ancak bize haber getiren adam, “Benim bu olayda bir suçum yok, ben sadece bana verilen görevi yerine getirerek size haber verdim. Sizi okuldan atan ben değilim; tam tersine okuldan atılma kararınız okul yönetimi ve ilim heyeti tarafından verildi” dedi.

 

Okuldan atıldıktan sonra babamı arayarak kendisine haber verdim. Babam bu habere çok kızdı ve beni alaya alarak, “Şimdi mutlu oldun mu? Haydi git bir inek al, kes ve mutluluğunu daha iyi yaşamak için onun etrafında dans et, oldu mu?..” dedi.

 

Eve döndüm ve oldukça üzgündüm. Babam, annem ve tüm aile beni suçluyorlardı. Babam üniversiteye giderek benim tekrar kabul edilmem için ricada bulundu. Üniversite yönetimi, pişman olduğumu ilan etmem şartıyla kaydımı yeniden yapabileceğini söyledi, ancak pişmanlık için ileri sürdükleri şartları kabul etmem mümkün değildi.

 

Beluçistan’a yolculuk

 

Üniversiteyle ilişkim kesildikten sonra, ailemin üzerimdeki baskısı gittikçe artmıştı ve tahammül edilebilecek gibi değildi. Bunun üzerine arkadaşım Muhammedî’yle beraber Beluçistan’a bir daha gitmeye karar verdik.

 

Beluçistan’da bazı âlimlerle görüşüp başımızdan geçenleri anlattıktan sonra, medreselerinde okumamıza

müsaade etmeleri için izin istedik. Ancak bize inanmadılar ve bizim istihbarat elamanları olduğumuzu düşündüler. Bundan dolayı özür dileyerek, derslerde bölgesel dil kullandıkları, boş yerlerinin bulunmadığı, maddi problemleri bulunduğu için daha fazla öğrenci alamadıkları gibi bazı bahanelerle bizim teklifimizi reddettiler. Ancak her şey ortadaydı ve Şiilerin bıraktığı olumsuz izlenimler yüzünden bize güvenmiyorlardı.

 

Beluçistan medresesinde okuma girişimlerimiz sonuç vermeyince tekrar Tahran’a geri dönmek zorunda kaldık.

 

Beluçistan dönüşü eve gittiğimde karşılaştığım ilk şey babamın gazabı oldu. Daha önceleri bize karşı cana yakın olan, içinde bulunduğu ortamın etkisiyle her davranışına dikkat eden, saygın kişiliği olan babam gitmiş yerine başka biri gelmişti sanki. Babam beni görür görmez üzerime saldırıp beni dövmeye başladı, tekme tokatlarla hızını alamayınca eline geçirdiği bir elektrik kablosuyla yorulana kadar beni dövdü.

 

Gördüğü manzaraya tahammül edemeyen annem, babamı durdurmaya çalışınca o da dayaktan nasibini alarak babamdan kötü bir şekilde dayak yedi.

 

Yediğim aşırı dayaklar yüzünden defalarca baygın düştüm ve bu baygınlıklar iki gün boyunca defalarca tekrar etti. Baygın düştükçe kendime gelmem için üzerime soğuk su döküyorlardı.

 

Babam beni iyice dövdükten sonra ellerimi ve ayaklarımı bağladı ve kestiği hayvanı doğramak isteyen kasapların hayvanı asışı gibi beni astı ve gitti. Babam çıktıktan sonra annem, arkadaşım Muhammedî’yi aradı ve beni bu bağdan kurtarması için hemen gelmesini söyledi.

 

Muhammedî geldiğinde ben uyanıklık ve baygınlık arasında gidip geliyordum. Arkadaşım geldikten sonra beni sırtına aldı ve evden çıkardı. Bu olay üzerinden birkaç gün geçmeden ben ve Muhammedî yakalandık.

 

Dipnotlar:

 

  • Şiiler Kur’an tilavetini “Sadakallahu el-Aliyyu el-Azim” ibaresiyle bitirirler ve buradaki Ali kelimesinden kastın Ali (r.a) olduğunu düşünürler. Ehli Sünnet genelde Kur’an tilavetini “Sadakallah’u el-Azim” ifadesiyle bitirdikleri için Şiiler, Ehli Sünnet’in Ali (r.a)’a olan düşmanlıklarından dolayı bunu yaptıklarını düşünürler.

 

  • Ebu Zerr (r.a)’ın rivayet ettiğine göre Ali (r.a) şöyle dedi: “Tohumu yaran Rabb’e yemin olsun ki, Rasûlullah (sav), ancak mü’minin beni seveceğini ve ancak münafığın benden nefret edeceğini söyledi.” (Muslim)

 

 

 

HAYALET EVİ VEYA İŞKENCE ODALARI

Yeniden hapis günleri

 

Arkadaşım Muhammedî’nin evinde kaldığım günlerden bir gün, aniden kapı sert bir şekilde çalındı ve kapının çalınmasıyla bir grup istihbarat görevlisi içeri girdi. Bu esnada Muhammedî’nin dört yaşındaki kızı, su dolu bir kapla bir kenarda oturmuş oynuyordu.

 

İstihbarat görevlileri içeri girer girmez benim koluma ve Muhammedî’nin koluna kelepçe taktılar ve bizi dışarıya doğru sürüklemeye çalıştılar. Olanları gören çocuk gözyaşları içinde bağırarak hızlıca babasına doğru koştu ve babasının kolundaki kelepçeleri çıkarmak için uğraşmaya başladı. Küçük kız tüm uğraşlarının sonuç vermeyeceğini anlayınca kelepçeleri bıraktı ve babasını bacaklarından tutarak içeri sürüklemek için gayret etmeye başladı. Küçük kız bu arada yüksek sesle bağırıyor ve ağlıyordu. Kızının bu çırpınışları karşısında çaresiz kalan Muhammedî, eğilip kızının alnından ve başından öperek vedalaştı.

 

Bu manzara hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor, o an yaşadıklarımız gerçekten de çok zor bir durumdu ve tek başına bu manzara bile insanı yakmaya yeter.

Bizi alıp hiç bilmediğimiz bir yere götürdüler. Daha sonra götürüldüğümüz yerin devlet istihbarat binası olduğunu öğrendik. Başlangıçta bize kesinlikle kötü davranmıyorlardı. Ne dayak vardı, ne de işkence. Tüm vaktimiz papağan gibi aynı şeyleri tekrarlamakla geçiyordu, onlar soruyor biz cevaplıyorduk. Onlar aynı soruyu tekrar soruyor, biz aynı soruyu sil baştan tekrar cevaplıyorduk…

 

Soruların büyük çoğunluğu, “Nasıl dalalete düştünüz? Kafanızı kim yıkadı? Doğru yoldan çıkmanızın sebepleri nelerdir?” gibi sorulardı. Eğer yanılmıyorsam bu tiyatro, on ya da on iki gün kadar devam etti. Bu süre içinde hep aynı şeyleri tekrarlayıp durduk. Tüm bu sorgulamalar boyunca gözlerimiz kapalıydı, sadece hücrelerimize götürüldüğümüz vakit gözlerimizi açıyorlardı.

 

Arkadaşım Muhammedî bir sorgulama esnasında, amcam Ferşid’in varlığını hissettiğini söyledi. Böylece amcamın istihbaratla beraber çalıştığını öğrendik.

 

Hayalet evi veya işkence odaları

 

On iki güne yakın bir süre yapılan sorgulamadan sonra gözlerimizi tekrar bağladılar ve bizi işkence bölümüne naklettiler. İşkence odası gerçekten de ürpertici bir yerdi, hayalet evleri gibi insanın kalbine korku salıyordu.

 

Sorgu bölümündeki görevliler bizi, işkence bölümündeki görevlilere teslim ettiklerinde, zebanileri andıran gür sesli biri “Ömer’in dostları ve Ali’nin düşmanları bunlar mı?” dedi. Diğer görevliler gittikten sonra adam bize hitap ederek yine aynı korkunç sesiyle “Nereye geldiğinizi biliyor musunuz?” dedi. Adam biraz sustu, sonra şeytani bir sesle gülerek şöyle dedi: “Burası insan fabrikasıdır, buraya katır ve eşek getirirler, biz ise bu hayvanları insana dönüştürürüz…”

 

Bu korkunç adamı el-Hac lakabıyla çağırıyorlardı, konuşması gerçekten de insanın kalbine korku salıyordu ve bu korkuyu kalbimizin derinliklerinde hissediyorduk.

 

İşkence bölümüne gelince her birimizi ayrı hücrelere koydular. Anlaşıldığı kadarıyla hücreler birbirinden oldukça uzaktı, çünkü birbirimizin sesini zar zor duyabiliyorduk. İşkence veren uzun bir bekleyişten sonra onların ifadesiyle bizi “hesap kitap işleri” için alıp götürdüler.

 

İlk önce Seyyid Muhammedî’yi aldılar, ona ne yaptıklarını bilmiyorum. Kısa bir süre sonra gelip beni sürükleyerek oraya götürdüler. “Gerçeği itiraf etmeyeceğini söylüyorsun öyle mi?” dedikten sonra bana tekme tokat vurmaya başladılar. İşin komik tarafı ben “itiraf” kelimesiyle neyi kastettiklerini veya neyi itiraf etmem gerektiğini bilmiyordum. Çünkü onlara bildiğim her şeyi hem de defalarca ve hiçbir değişiklik yapmadan, tüm detaylarıyla anlatmıştım.

 

Seyyid Muhammedî’nin dediği gibi onlar bizim bilmediğimiz bazı şeyleri itiraf etmemizi istiyorlardı. İtiraf kelimesi, bizim için başlı başına bir muamma haline gelmişti ve zebanileri memnun etmek, en azından işkenceleri biraz hafifletebilmek için neyi itiraf etmemiz gerektiğini bilmiyorduk. Bizi iyice dövdükten sonra hücrelerimize götürdüler ve dayaktan kaynaklanan ağrılarımızla baş başa bıraktılar.

 

Bir ya da iki gün sonra itiraf odasına tekrar götürüldük. Dayak ve işkenceler tekrar başladı. Bu defa bizi falakaya yatırdılar. Kamçıyla ayaklarımızın altına vuruyorlardı. Şiddetli dayaktan yüzümüzden ve ayaklarımızdan kan akıyordu. Ve biz hâlâ ne itiraf etmemiz gerektiğini bilmiyorduk.

 

Uzun bir işkence safhasından sonra ara vererek bizi tekrar hücrelerimize götürdüler. Birkaç gün bu halde kaldıktan sonra bizi büyük bir salona götürdüler. Bu salon, yeraltındaki bir mahzene benziyordu. Orada kendi kendine çalışan özel işkence aletleri vardı.

 

Vahşet kokan bu salonda bize ne olduğunu, neler yaptıklarını ve nasıl işkence ettiklerini anlatabilmem, her şeyi olduğu gibi yansıtabilmem mümkün değil. Şu an bile o an, o manzaralar aklıma gelince delirecek gibi oluyorum. İnsanlık adına her şeyin manasını yitirdiği bu salonda kendimizden geçmiş, şuurumuzu kaybetmiştik. Sadece yapabildiğimiz Allah’a yalvarmak, tövbe ve istiğfarda bulunmaktı. Allah’tan dileğim, durumu ne olursa olsun hiçbir insanı böyle bir belaya dûçar etmemesidir.

 

Üçüncü merhaledeki işkence safhası bittikten sonra bizi dördüncü safhaya hazır hale getirmek için tekrar hücrelerimize götürdüler. Birkaç gün sonra bizi tekrar aldılar. Bu merhale, diğer dört merhaleden daha da kötüydü.

 

Etimizi kerpetenle sıkma, başımızın farklı yerlerine verilen elektrik şokları… Akla hayale gelmeyen işkencelerle karşı karşıya kalmıştık. Hayatım boyunca hiç bu kadar zor durumda kalmamıştım. Başıma her elektrik şoku verdiklerinde kulaklarım patlayacakmış gibi oluyordu ve şiddetli bir şekilde kulaklarımdan kan geliyor zannediyordum.

 

Bu zor dönemde sığınabileceğimiz tek güç Allah Teâlâ’ydı. Allah’tan yardım diliyor ve O’nun yardımıyla dayanmaya çalışıyorduk.

 

Uzun bir işkenceden sonra ayaklarımızı bağladılar ve bizi ayaklarımızdan uzun direklere asıp öylece beklettiler. Karnımızdaki yiyecekler ağzımızdan ve burnumuzda aşağı dökülüyordu. Belli bir süre sonra ağzımızdan, burnumuzdan, gözümüzden ve kulaklarımızdan kan gelmeye başladı.

 

İşkencenin son merhalesinde, Seyyid Muhammedî’yi benden önce aldılar. Ona ne yaptıklarını bilmiyorum, beni de alıp o vahşet kokan kasaphaneye götürdüklerinde Muhammedî’nin kan içinde kaldığını gördüm, baygın bir şekilde yatıyor ve işkence yerlerinden kan akıyordu. Onu bu halde görünce şehit olduğunu zannettim. Benden önce şehit olup Rabb’e kavuştuğu, ebedi mutluluğa ulaştığı ve beni orada işkencelerle baş başa bıraktığı için Seyyid Muhammedî’yi kıskandım.

 

Beni oturttukları sandalyede hâlâ taze kan vardı. Artık sonumun geldiğini ve ölümün çok yakın olduğunu hissettim. Bir taraftan Rabbime kavuşacağım için mutluyken diğer taraftan Rabbime kavuştuğum zaman, dinim adına kendisiyle övünebileceğim bir şeyler yapmadığım için üzüntülüydüm.

 

O salonda bana ne yaptıklarını, ne olduğunu bilmiyorum… Gözlerimi açtığımda, kendimi hücremde ve aşırı ağrılar içinde kıvranırken buldum. Üzerimde aşırı bir yorgunluk vardı, aşırı yorgunluktan hareket bile edemiyordum. Bedenim, ruhu çıkmış bir ölü gibiydi.

 

Bu işkenceden sonra, bizi üç gün boyunca kendi halimize bıraktılar. Göründüğü kadarıyla bu işkencenin son merhalesiydi. Üç gün sonra bizi mahkemeye çıkarmak istedikleri için işkence etmemiş ve yaralarımızın iyileşmesini beklemişlerdi.

 

Son işkenceden üç ya da dört gün sonra gücümüzü yavaş yavaş toparlamaya başladık. Hiç kimseden yardım almadan ayağa kalkmaya başlayınca bizi âlimlere has mahkemeye götürdüler. Mahkemeye girdiğimizde annemle babamın da geldiklerini fark ettim. Anne-babamın beni görmelerini istemediğim için, beni getiren askerlerin arkasına saklanmaya çalıştım, ancak babam beni fark etti.

 

Akrabalarımdan ve arkadaşlarımdan hiç kimseye selam vermedim, hatta anne-babama bile selam vermedim. Bunu istemiyor muydum, bunu yapmaya gücüm mü yoktu, yoksa bunu yapmamız yasak mıydı? Bunu tam olarak hatırlamıyorum. Mahkemede tamamıyla sessizdim ve hiçbir şey söylemiyordum. Daha sonra mahkemenin başkanı Seyyid Selimi geldi ve bize yöneltilen suçları okumaya başladı. Bize yöneltilen suçlar kısaca şöyleydi:

 

1-  Hanîf dinden çıkmak

2-  Allah’a savaş açmak

3- Yeryüzünde fesat çıkarmak

4-  Amerika ve İsrail adına casusluk

 

Kendimi nasıl savundum, ne dedim? Bu konuda hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir tek hatırladığım, işin sonucunu Allah’a bıraktığım ve O’na tevekkül ettiğim. Kalbimde Allah dışında hiç bir şey yoktu.

 

Mahkeme sonucunda, hâkim gerekli evraklar inceleninceye kadar Evin Hapishanesi’ne nakledilmemizi emretti. Hâkim, Evin Hapishanesi’ne gitmemizi istediği halde askerler sanki hiçbir şey duymamış gibi bizi tekrar aynı yere götürdüler ve yeni bir işkence dönemi başladı. Bu defa bizi yeni işkence teknikleriyle karşıladılar, yeni işkenceler ve yeni elektrik şokları… Görevliler işkenceye doyduktan sonra bizi Evin Hapishanesi’ne naklettiler.

 

Evin Hapishanesi

 

Evin Hapishanesi’ne nakledilmemiz, bizim açımızdan çok önemli bir olaydı. Çünkü cehennemden çıkıp cennete ya da ateşten çıkarılıp güzel bir bahçeye konmuş gibiydik. En azından o şeytani yüzlerden, o vahşi naralardan ve vahşet kokan yerden uzaklaşmıştık. Orada hayal bile edemediğimiz işkence çeşitleriyle karşılaşmıştık, bundan dolayı normal hapishane bile bize çok güzel görünüyordu.

 

 

 

Evin Hapishanesi’ne geçtikten sonra bile uzun süre kendimize gelemedik. Kendimizi toparlamamız ve sıhhatimize kavuşmamız gayet uzun bir vakit aldı. Evin hapishanesi oldukça büyük bir hapishaneydi. Orada toplumun her kesiminden insanlar görmek mümkündü. Ancak işkenceler üzerimizde çok olumsuz etkiler bırakmıştı ve hiç kimseyle iletişime geçmek ya da konuşmak istemiyorduk.

 

Hapiste uzun bir süre kaldıktan sonra annem ve babam beni ziyarete geldiler. Göründüğü kadarıyla onların bu ziyarete gelmeye pek niyetleri yoktu ancak bir şekilde bu ziyareti yapmak zorunda kalmışlardı. Aslında ben de pek kimseyle görüşmek istemiyordum. Görüşme esnasında içinde bulunduğum psikolojik durumdan dolayı pek önemsemesem de babamın biraz yumuşadığını hissettim.

 

Kısa bir süre sonra arkadaşım Muhammedî’nin babası beni ziyaret etti. Seyyid Muhammedî’nin babası uzun bir girişten sonra şöyle dedi: “Sizi mahkemeye tekrar isteyecekler. Senden ricam her şeyi üstlenmen ve Ali Rıza

Muhammedî’nin tüm suçlamalardan beri olduğunu söylemendir. Eğer Muhammedî hapisten çıkarsa daha sonra topluca senin çıkman için elimizden geleni yaparız.”

 

Muhammedî’nin babası beni ikna etmek için defalarca yemin etti. Ancak konuşması beni pek fazla ilgilendirmediği gibi ona inanmıyordum, bu nedenle söylediklerine pek önem vermedim. Her şeye rağmen Muhammedî’nin benden önce çıkmasını istiyordum. Bunun iki sebebi vardı:

 

Birincisi: İlk tutuklandığımız gün Muhammedî’nin kızının içimi yakan yakarışları bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. Onu sık sık rüyamda görüyordum; babasının kelepçelerini çözmeye çalışıyor ancak başarılı olamıyordu.

 

İkincisi: Arkadaşım Muhammedî’nin babasının oğluna karşı sevgisini hâlâ yitirmediğini hissediyordum. Bundan dolayı Muhammedî’nin babasına, her şeyi üstleneceğime dair söz verdim.

 

İkinci kez mahkemeye getirildiğimizde her şeyin sorumlusunun ben olduğumu ve Muhammedî’nin hiçbir suçu olmadığını, onun benim etkim altında kaldığını söyledim. Bunun üzerine üç ay sonra, gerekli teminatlar sağlandıktan sonra Seyyid Muhammedî serbest bırakıldı.

 

Hapishanede altı ay kadar kaldıktan sonra bana işkence esnasında verilen elektrik şoklarının beynim ve sinir sistemim üzerindeki etkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Beynimde kan pıhtılaşması başladığı için gün içerisinde defalarca baygın düşüyordum. Günler geçtikçe sıhhatim kötüye gitmeye başladı ve her geçen gün daha sık bayılmaya başladım. Sonunda mahkûmlar durumumu hapishanenin yönetimine bildirdiler. Hapishane yönetimi, hastalığımın ilerlediğini görünce durumumu mahkemeye haber verdi.

 

Bunun üzerine üçüncü kez mahkemeye çıkarıldım. Mahkemeye akrabalarım, arkadaşlarım ve tanıdıklardan birçok kişi gelmişti. Dr. Hakâkyân da mahkemeye gelenler arasındaydı. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla bunların büyük çoğunluğu aleyhime şahitlik etmek üzere getirilmişlerdi. Mahkeme, otuz beş milyon tümen teminat karşılığında serbest kalmama hükmetti.

 

Böylece benim üzerimde maddi ve manevi açıdan çok olumsuz etkiler bırakan kötü bir dönem geride kaldı. Şu an bile bu vahşi işkencelerin üzerimde bıraktığı olumsuz etkiler devam ediyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

ALİ RIZA MUHAMMEDİ’NİN ŞEHADETİ

Annem ve Babamla Beraber Meşhed’e Yolculuk

 

Mahkemenin istediği para teslim edildikten sonra 1999 yılında serbest bırakıldım, ancak sıhhat durumum oldukça kötüydü. Bu geçen süre içinde babam oldukça değişmişti. Bundan dolayı kendisi benimle birebir ilgileniyor ve sıhhi açıdan beni yakından takip ediyordu.

 

Babam bir taraftan benim sağlımla ilgilenirken diğer taraftan yurt dışında eğitimimi tamamlamam için gerekli hazırlıkları yapıyordu. Babamın yapmak istediği hiçbir şeye itirazım yoktu, tek sıkıntı düşüncelerim konusunda üzerime gelmesiydi.

 

Babam, fikirlerimi değiştirmek için çok uğraştı ancak başarılı olamadı. Gayretlerinin sonuç vermeyeceğini anlayınca, Meşhed’te bulunan İmam Rıza (r.a)’ın kabrine gidip ondan yardım dilemeye karar verdi. Bunun üzerine annem ve babam beni, İmam Rıza (r.a)’ın mezarına götürmeye karar vermiş ancak bana haber vermemişlerdi.

 

 

 

Bana biraz dinlenmek için bir yolculuğun iyi geleceğini ve bu konuda en iyi yerin mukaddes Meşhed şehri olduğunu söylediler.

 

Meşhed’te bulunduğumuz günlerden bir gün, annem ve babam İmam Rıza (r.a)’ın mezarına gitme fikrini ortaya attılar. Oraya vardığımızda, annem yanında getirdiği demir bir zinciri çıkardı ve beni kabrin yanındaki çelik parmaklıklara bağlamak için bu zinciri boynuma geçirmeye çalıştı. Onların, beni kabre bağlayıp sonra dua etmek istediklerini, İmam Ali Rıza’dan bana şifa vermesi ya da aracılık yaparak Allah’tan sahip olduğum kötü düşünceleri gidermesini ve Şia inancına dönüş yapmam için aracılık yapmasını isteyeceklerini anladım.

 

Bu davranışları beni çok üzdü. Anne ve babamın yaptıkları beni çok şaşırtmıştı. Babama dedim ki: “Ben köpek miyim ki beni bu zincirle çelik parmaklıklara bağlıyorsunuz?!”

 

Annemi ikna etmeye çalışarak şöyle dedim: “Bak sevgili annecim! Siz aklı başında kültürlü insanlarsınız. Nasıl böyle anlamsız şeylere inanırsınız?! Allah’a tövbe edin ve ne isteyecekseniz O’ndan isteyin. Allah kendisine dua eden muhtacın duasını kabul eder. Çünkü Allah Teala “Bize kendi şahdamarımızdan daha yakındır”. Allah bize bu kadar yakın olduğu halde bu gibi hurafelere nasıl inanırsınız?!”

 

Annemi ikna etmek için çok uğraşsam da başarılı olamadım. Anneme olan sevgimden dolayı kendisini de kıramayınca, içimdeki üzüntü ağır bastı ve ellerimi kaldırarak: “Ya Seyyid Rıza! Eğer mucizeler yaratmaya gücün yetiyorsa, işte ben karşındayım, beni öldür de annemden kurtulayım” dedim. Bu sözlerimi duyan annem, bana baskı yapmaktan vazgeçti. Bunun üzerine annemden uzaklaştım. Ondan sonra annemin ne yaptığını ve ziyaretini nasıl tamamladığını hatırlamıyorum. Ben ise gidip bir kenarda Kur’an okumaya başladım ve İmam Rıza (r.a)’ın Rabbine, hepimize hidayet vermesi için dua ettim.

 

Böylece Meşhed ziyaretimiz bitti ve Tahran’a geri döndük. Tahran’a dönünce sıhhi durumum bayağı düzeldi. Aile ortamında kendimi biraz rahat hissetmeye başlamıştım ki, eskiden beri bir gölge gibi peşimde dolaşan ve her türlü kötülüğün başı olan Dr. Hakâkyân evimizde görünmeye başladı.

 

Dr. Hakâkyân yanıma geldi ve geçmişte olan olaylardan dolayı benden özür diledi. Bozulan ilişkilerimizi düzeltmek istediğini söyledi ve bu konuda samimiyetini ispatlamak için bana bir tabanca hediye ederek şöyle dedi: “Bu aralar senin düşmanların çoğaldı; bu tabancayı al, ben de bu arada bu tabancayı taşıman için sana bir ruhsat ayarlamaya çalışacağım.”

 

Ancak daha sonraları, Dr. Hakâkyân’ın bu tabancayla suç işlemem ya da en azından üzerimde tabanca varken yakalanmam için bu tabancayı bana hediye ettiğini öğrendim. Adam böylece var olduğu iddia edilen suçlarımı artırmaya çalışarak benden kurtulmaya çalışıyordu.

 

Bu arada bir noktaya işaret etmek istiyorum. Değerli dostum Şehit Ali Rıza Muhammedî yaralandığı zaman, ben onu hastaneye götürdüğümde bana arabada, Dr. Hakâkyân’ın niyetini daha başından beri sezdiğini bundan dolayı benim haberim olmadan tabancayı arabadan alarak güvenli bir yere gizlediğini söyledi.

 

Meşhed’ten döndükten sonra evde oturmaktan çok sıkılınca, arkadaşım Seyyid Muhammedî’yle Kürdistan’a gitmeye karar verdik. Kürdistan’da Şia âlimlerinin giydikleri elbiseler üzerimizde olduğu halde dört yerde hutbe verdik. Biz bu hutbeleri verirken istihbaratın bizi takip ettiğinin ve tüm konuşmalarımızı kaydettiğinin farkında değildik. Bu konuşmalardan sonra, istihbarat adına çalışan bazı şahısların bizi her tarafta takip ettiklerini fark ettik. Göründüğü kadarıyla istihbarat bizi koparılıp atılması gereken bir ur olarak görüyordu.

 

 

 

Tehlikede olduğumuzu hisseder etmez hemen Tahran’a döndük. Her tarafta istihbarat birimleri bizi takip ediyorlardı. Durum oldukça ciddi gibi gözüküyordu. Anlaşıldığı kadarıyla bizi tutuklamayı ya da suikastle öldürmeyi düşünüyorlardı. Bunun üzerine evlerimize gitmekten vazgeçtik ve arkadaşlarımızın evinde saklanmaya başladık.

 

Ali Rıza Muhammedî’nin Şehadeti

 

Kürdistan’dan döndükten sonra bir gün, arkadaşım Muhammedî’yle beraber Kerc’e gitmek üzere yola çıktık. Yola çıktıktan sonra, Tahran’daki Veliyu Asr meydanında bir istihbarat arabasının bizi takip ettiğini fark ettik. Bunun üzerine hemen ara sokaklara daldık, birçok cadde ve sokak dolaşıp onların izimizi kaybettiklerine kanaat getirdikten sonra tekrar Kerc yoluna girdik. Ancak istihbarat birimleri tüm tedbirlerini almışlardı ve biraz ilerleyince bir istihbarat arabasının yolumuzu kestiğini fark ettik. İstihbarat arabasını fark eder etmez hemen arabayla bir “u” dönüşü yaparak Tahran’a yöneldik. Birkaç dakika geçmeden bir araba bize hızlıca yaklaştı ve bizi yaylım ateşine tuttu.

 

Üzerimize yağan kurşunların ikisi Seyyid Muhammedî’ye isabet etti. Arabayı hemen kenara çektim. Kurşunlardan biri Muhammedî’nin göğsüne, diğeri de omzuna saplanmıştı. Arabadakiler, ikimizi de öldürdüklerini düşünerek hiç durmadan Tahran’a doğru yollarına devam ettiler.

 

Muhammedî’nin aldığı yaralar olukça ağırdı ve iki yaradan da aşırı bir şekilde kan akıyordu. Onu hemen Lebafi Necad Hastanesi’ne götürdüm. Muhammedî’yi ameliyat odasına aldıklarında saat üçtü. Doktorların tüm çabaları sonuç vermedi ve gece saat oniki civarında Muhammedî ruhunu teslim etti. Yeryüzündeki tek dostumu, tek yol arkadaşımı kaybettim. Dertleştiğim, kendisiyle teselli bulduğum can arkadaşım beni yapayalnız bırakıp gitmişti… İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un.

 

Muhammedî’nin cenaze merasimi oldukça basit sıradan bir merasimdi, ancak güvenlik gerekçesiyle cenaze namazına katılamadım. Bir ya da iki gün sonra başsağlığı dilemek için gizlice şehidin babasının evine gittim. Onlarla görüşünce hemen beni suçladılar ve beni çocuklarının şehadetinin tek sebebi olarak kabul ettiklerini söylediler. Ancak bana göre her şey Allah’ın dilemesiyle olmuş ve Allah onu bu dünyadan almayı takdir etmişti. Bu dünyada salih insanların çok uzun süre kalmaları mümkün değil ve arkadaşım Muhammedî benden kat kat üstündü, bundan dolayı da Allah Teâlâ beni değil de onu seçmeyi murad etmişti…

 

Böylece arkadaşım, dostum Seyyid Muhammedî benden ayrılarak Rabbine kavuştu. Allah mekânını cennet eylesin. Bana gelince içinde bulunduğum sıkıntıları göğüslemede bana yardımcı olan, bana nasihat eden, yükümü hafifleten yoldaşımdan ayrılmış tek başıma kalmıştım…

 

 

KİRMANŞAH HAPİSHANESİ’DE AĞIR İŞKENCE

Kardeşim Aristo Radmehr’in Şehadeti

 

Muhammedî’nin şehadetinden sonra istihbarat birimleri beni her tarafta aramaya devam ettiler. Ben ise bu süre içinde akraba ve arkadaşlarımın evlerinde kalıyor ve sık sık ev değiştiriyordum. Hiçbir şekilde evime gitmiyor ve ailemle görüşmüyordum. Annem ve babam çok üzülüyorlardı. Belki de üzüntünün ağırlığından, benim tutuklanmamı ve bu durumdan kurtulmayı diliyorlardı. İstihbarat birimleri ise boş durmuyor, ailemi sıkı gözlem altında tutuyor ve onlar vasıtasıyla bana ulaşmaya çalışıyorlardı.

 

Bu zor durumda, tüm genişliğine rağmen dünya bana dar gelmeye başlamıştı ve bu süreçte yanımda bulunup beni teselli etmeye çalışan, bana yardımcı olan tek kişi kardeşim Aristo’ydu. Aslında kardeşim benim fikirlerimi kabul etmiyordu. Ancak akrabalık bağı ve aramızdaki doğal sevgi onu bana bağlıyor ve bu sıkıntıdan kurtulmam için elinden gelen her şeyi yapmaya itiyordu.

 

Bu dönemler, elimden geldiğince boş durmamaya gayret ediyor ve bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Bu dönemde yazdığım makaleleri “Ziyan Edilmiş Nesil” adı altında bir kitap halinde toparladım. Bu kitapta, İran toplumunda gençlerin devrimden sonraki bakış açıları ve düşünceleri üzerinde durdum. Bu yazıların bir kısmını hapishanede diğer bir kısmını da istihbarat casuslarından gizlenmeye çalışırken yazmış ve kitabı basması için Suruş Yayınevi’ne vermiştim.

 

Bir ara yayınevine uğrayarak kitabın durumunu sormaya karar verdim. Anlaşıldığı kadarıyla ben çıktıktan sonra kardeşim benim yokluğumu ve istihbarat birimlerinin tuzağına düştüğümü fark etmiş. Kardeşim bir şekilde benim yayınevine gittiğimi öğrenmiş ve hemen bana ulaşmaya çalışmış.

 

Ben Suruş Yayınevi’ndeyken aniden kardeşim nefes nefese kalmış bir şekilde içeri girdi. Kardeşimin yanında Dr. Hidayet de vardı. Göründüğü kadarıyla Dr. Hidayet ne olduğundan habersiz onunla beraber içeri girmişti.

 

 

 

Kardeşim dedi ki: “İstihbarat senin yerini tespit etmiş, çabuk buradan çıkalım.”

 

Kardeşimle beraber hemen dışarı çıktık ve kardeşimin arabasına binerek hızlıca hareket ettik. Ancak aynı esnada istihbarata bağlı askerler bizi fark ettiler ve peşimizden gelmeye başladılar. Kum’a doğru ilerliyorduk ve istihbarat arabası bizi takip etmeye devam ediyordu. Bir ara istihbarat arabası bize hızlıca yaklaştı ve üzerimize yaylım ateşi açıldı. Üzerimize yağan kurşunlardan biri kardeşimin başına diğeri ise boynuna isabet etti. Kardeşim olay yerinde vefat etti. Arabanın kaportasının birçok yeri mermilerin etkisinden param parça olmuştu. İstihbarat arabası hızlıca bizden uzaklaştı.

 

Kardeşimi aynı arabayla eve götürdüm. Kapı zilinin megafonundan her şeyi babama anlattım ve kardeşimin cesedini orada bırakarak uzaklaştım. Kardeşimin cenazesine bile katılma imkânım olmadı. Artık İran’da durmam mümkün değildi. Bunun üzerine Türkiye’ye geçmeye karar verdim ancak, buna imkânım olmadı. Kirmanşah şehrine gittim. Bir süre korku içinde birçok yer değiştirdim ve sonunda yakayı ele verdim. Hapis ve işkence günleri yeniden başladı.

 

Bu dönem benim için gerçekten de zor bir dönemdi. Hatıralarımı kısaca yazdığım bu kitapta o dönemde yaşadıklarımı ifade etmem mümkün değil. O acı hatıraları şu an yazmayı çok zorunlu görmediğim için geçiyorum. O günlerle ilgili olarak sadece şunları söyleyebilirim: Kapkaranlık, iğne deliği kadar daralmış bir dünyada, işkencenin her türlüsüne karşı dayanmaya çalışıyordum. Asıl zor olan, tüm sıkıntılarda tek başıma olmamdı. Yanımda duran, bana destek olan bir kişiyi daha kaybetmiştim. Kardeşim Aristo’da bu dünyadan, düğününü bile yapamadan ayrılmıştı. Mutluluğun düşmanları, ona bunu bile çok görmüşlerdi. Kardeşim şehit edildiğinde, ayın yirmi altısıydı ve ailem ayın yirmi dokuzunda onun düğününü yapmayı planlıyordu.

 

Kirmanşah Hapishanesi

 

Kardeşim Aristo’nun da vefatıyla artık çocukluğumun ve hayallerimin şehri olan büyük Tahran, beni barındıramayan küçük bir odaya dönüşmüştü. Artık ailemi bile görmek istemiyordum. Bundan dolayı kısa bir süre içinde, Kürdistan’a geçmek için Kirmanşah’a gittim. Kirmanşah’ta bana neler oldu? Oradaki günlerim nasıl geçti? Tüm bunlar, şu aşamada anlatılması zor uzun bir hikâyedir. Zannedersem, orada çok zor günler geçirdiğimi, orada geçirdiğim her günün, benim için bin yıl mesabesinde olduğunu ve orada aylarca kaldığımı söylemem yeter.

 

Benim nasibime eşiyle aralarında problem olan bir adam düşmüştü. Evinde kaldığım adamın eşiyle arası hiç iyi değildi. Bir akşam ikisi arasındaki kavga şiddetlenince, adamın eşi gidip polisi aradı ve eşinin kanundan kaçan, yönetime muhalif birini barındırdığını haber verdi. Askerler yıldırım gibi üzerimize üşüşene kadar bizim bir şeyden haberimiz yoktu.

 

Böylece, tahammül edilmesi güç, anlatılması imkânsız işkence çeşitleriyle yeniden yüzleşmeye başladım. Kirmanşah’taki Dizelabad Hapishanesi’nde zor günler geçirdikten sonra beni uçakla Tahran’a, önceki lanetli yerime naklettiler.

 

Bu sefer uyguladıkları işkence, diğerine göre çok daha aşırıydı. Benim o işkenceleri tarif etmem mümkün değil. O günleri her hatırlayışımda tüylerim diken diken oluyor. Üç ay kadar işkence ateşi arasında kaldım ve tek suçum

“Allah’ı birlemek, O’nun dinini hakkıyla tanıyıp yaşamaya çalışmak” idi. Üç ay sonra beni, âlimlere has mahkemeye götürdüler ve mahkeme kararıyla Tahran’daki Evin Hapishanesi’ne götürüldüm. Bir süre sonra beni Tahran’daki Kasr Hapishanesi’ne, daha sonra Erak Hapishanesi’ne götürdüler. Bir süre geçtikten sonra tekrar Evin Hapishanesi’ne geri getirildim.

 

 

Evin Hapishanesi’nde kalmaya başladıktan sonra beni rahat bırakmayan Dr. Hakâkyân, bir kez daha ortaya çıkarak ziyaretime geldi. Kötülük yapmaktan zevk alan bu adam, bir şekilde benim olayımı ailemle ilişkilendirerek onları da zor durumda bırakmanın peşindeydi. Adamın bu defa hedefinde, benim eşimden boşanmam vardı.

 

Defalarca beni ziyaret ediyor, eşimin mahkemeye başvurarak boşanma davası açtığını söylüyor, diğer taraftan eşime gidip, “Artık eşinden umut yok, o hapisten ancak idam edildikten sonra çıkabilir” diyerek onu boşanma davası açmaya teşvik ediyordu.

 

Adam aramızda gidip gelerek, eşimle aramızda gergin bir hava oluşturdu. Benim hiç bir şekilde haberim olmadan ve ben herhangi bir girişimde bulunmadan mahkemeden eşimin boşandığına dair karar çıktı.

 

Hapishanede bir grup aydınla görüşüp tanışma olanağı buldum. Onlarla olan ilişkilerim beni biraz rahatlattı. Bu arada beni savunması için bir avukat tutulmuştu. Neler olduğunu, avukatın beni savunmak için neler yaptığını bilmiyorum. Defalarca mahkemeye gidip geldikten sonra idam kararım çıktı. Avukat idam kararını aileme iletti. Son ana kadar mahkemenin bu kararından haberim yoktu.

 

Bir gün mahkeme beni çağırdı, bir grup asker beni hâkimin bürosuna götürdüler. İçeri girdiğimizde hâkimle bir adam arasında şiddetli bir tartışma vardı. Sonunda sözlü tartışma kavgaya dönüştü. Yanımdaki görevli iki askerin elleri elimdeki kelepçeye bağlıydı. Askerler kavgayı durdurmak için ellerindeki bağları çözmek zorunda kaldılar.

 

Aniden elime hiç beklemediğim bir fırsat geçti. Hemen dışarı çıkarak kalabalığın içine daldım.

 

Nasıl kaçtığımı anlatmam mümkün değil, çünkü Allah’ın yardımı olmadan oradan kaçmam mümkün olamazdı. Onlar idam kararımı verseler de Allah Teâlâ bir müddet daha yaşamamı dilemiş ve onların eliyle kurtulmamı sağlamıştı. Böylece işkence odalarında ve hapishanelerde geçirdiğim dokuz aylık bir süreden sonra kaçıp kurtulma imkânı buldum.

 

İlk iş olarak eşimin yanına gidip olayın iç yüzünü haber vermek istedim. Ancak o benden ve problemlerimden uzak sessiz bir hayata başladığını söyleyerek kendisini rahat bırakmamı istedi. Eşimin rahatı ve oğlumun mutluluğu için eşimle tüm ilişkilerimi kopardım. Allah’tan dileğim, her ikisinin de rahat, güvenli ve sıratı müstakim üzere yaşamasıdır.

 

Allah’ın yardımıyla, şu satırları yazdığım bu ana kadar (Miladi 2000) yaşamaya devam ediyorum. Tüm ailemle ilişkilerim koptu. Sadece bazı durumlarda annemi telefonla arama imkânım oluyor. Babama gelince, benimle hiçbir şekilde konuşmak istemiyor.

 

Hapisten kaçtıktan sonra uzun bir süre, başvurabileceğim tek bir insan bile olmadan tek başıma yaşadım. Allah Teâlâ dışında sığınabileceğim tek bir güç yoktu ve O, beni hiç beklemediğim yerden rızıklandırıyordu.

 

 

PAKİSTAN’A HİCRET VE SUİKAST GİRİŞİMLERİ

Pakistan’a Hicret ve Suikast Girişimleri

 

Hapishaneden kaçtıktan sonra, artık İran’da çalabileceğim tek bir kapı kalmamıştı. Bunun üzerine İran Beluçistan’ına oradan da Pakistan Beluçistan’ına geçmeye karar verdim. Bu yolculuğumun her safhası tehlike ve zorluklarla doluydu.

 

Pakistan’a vardığımda gidebileceğim hiç kimse olmadığı gibi, insanlarla iletişim kurabilmek için Urduca, Beluçice veya Peştuca bir tek kelime de bilmiyordum. Diğer taraftan Amerika’nın Taliban ve el-Kaide’ye yönelik başlattığı savaştan dolayı Pakistan’da çok sıkı güvenlik önlemleri vardı. Tüm bunlar ise benim için işi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmişti.

 

Hangi dini medresenin kapısını okumak için çalsam beni geri çeviriyorlardı. Hatta bazı durumlarda benim camide oturup dinlenmeme bile izin vermiyorlardı. Onların dilini bilmediğim için derdimi anlatmam da mümkün olmuyordu. Bundan dolayı, günlerce Pakistan ve İran arasındaki çöllerde, dağlarda yaşamak zorunda kaldım. Bu süre içinde tek arkadaşım kurt, tilki gibi dağdaki vahşi hayvanlardı.

 

Pakistan ve İran sınırındaki köyleri bir bir dolaşıyordum. Bazen istihbarat güçlerinin beni takip ettikleri hissine kapılıyor, tekrar dağlara sığınıyordum. Dağlardaki vahşi hayvanlar bile istihbarat ve lanetli işkence odalarından daha güvenliydi. Böylece, günlerce zorluk içinde dolaşıp durdum.

 

Pakistan’da uzun bir süre kaldıktan ve dolanıp durduktan sonra İran’daki eski bir arkadaşımı aradım, ona içinde bulunduğum zor durumu sıhhi problemlerimi anlattıktan sonra adresimi vererek bana yardımcı olabilmesi için bir şeyler yapmasını istedim.

 

Ancak arkadaşım beni hayal kırıklığına uğrattı. Bunu neden yaptığını bilmiyorum, acaba baskı altında mıydı? İstihbarat adına mı çalışıyordu?! Ya da ona büyük bir miktar para mı verildi?! Bunların hiç birini bilmiyorum. Arkadaşım, benim verdiğim tüm bilgileri İran istihbaratına vermiş ve benim tüm anlattıklarımı onlara bildirmiş. Bunun üzerine istihbarat da üzerine düşeni yaparak bana suikast düzenlemek üzere bir grup adamını üzerime göndermişti.

 

Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bir akşam kendisine sığındığım camide namaz kılmak için abdest alırken Afganlı biri içeri girdi ve bana selam verdikten sonra: “Sen İranlı mısın?” dedi. Bana yardımcı olacak birini bulduğumu düşünerek, biraz konuştuktan sonra kendimi tanıttım ve Afganlı gence işkencelerin hediyesi olan sağlık problemlerimi, kullandığım ilaçların bittiğini haber verdim.

 

Afganlı genç ilaçları alabileceğimiz bir yer bildiğini söyledi. Dışarıda ticari bir taksi, birkaç yolcusuyla beraber bekliyordu ve hava oldukça karanlıktı. Bundan dolayı, arabadakileri gözlemleme imkânım olmadı. Biraz ilerledikten sonra arakmdan bir ses: “Seyyid Radmehr! Tahran’dan seni almak için geldim. Bana bir problem çıkarma ve adam gibi benimle gel…” dedi.

 

Arkamda duyduğum ses amcam Ferşid Radmehr’in sesiydi. Tuzağa düşürüldüğümü anladım. Bunun üzerine kaçmak için bir fırsat bulurum umuduyla onlarla kavga etmeye başladım. Bu esnada amcam elindeki bıçağı bana saplayarak şöyle dedi: “Baban dedi ki; “Eğer onu diri getiremezseniz bana onun başını getirin.” Daha sonra amcam üzerime yakıcı bir asit döktü. Amcamın bıçak darbeleri sonucu elimi yaralamış ve boynumdan ağır bir yara almıştım. Buna rağmen onlarla kavga etmeye devam ettim. Bir ara şoföre vurdum, bunun üzerine araba yoldan çıktı ve bir yere çarparak durdu. Araba durunca dışarı çıktım ve onlarla sokak ortasında kavgaya tutuştum. Sokak ortasında kavgaya tutuşunca insanlar etrafımızda toplanmaya başladılar. Bunun üzerine Urduca’dan öğrendiğim birkaç kelimeyle “Ben Sünniyim ve bunlar Şiiler, beni öldürmeye çalışıyorlar” dedim. Orada bulunan insanlar araya girerek beni kurtardılar ve onlar hemen olay yerinden kaçarak uzaklaştılar.

 

Oradaki insanlar beni hemen hastaneye götürdüler. Hastanede uzun süre yoğun bakımda kaldım ve yaralarım iyileşince hastaneden çıktım. Ancak bu saldırı üzerimde çok olumsuz etkiler bıraktı. Devamlı bir şekilde bayılıyordum ve sağlık durumum gittikçe kötüye gidiyordu. Sık sık sağlık merkezlerine gitsem de param olmadığı için beni pek önemsemiyor ve gerekli tedaviyi yapmıyorlardı. Uzun uğraşlar sonucu yaptırabildiğim tahlillerde beynimde tümör olduğu tespit edildi.

 

 

 

İran ve Pakistan Beluçistanlarında yaşadıklarım, sağlık problemlerim, içinde bulunduğum psikolojik durum, acı ve sayfalarca yazı gerektiren zor günlerdi. Bundan dolayı, bu kadarıyla yetinerek hayat hikâyemi burada bırakıyorum. Umarım Kıyamet Günü amel defterlerimiz verildiğinde bu zorlu günler yolumu aydınlatan birer nur olur ve o gün övünerek Rabbimin şu ayetlerini okurum: “Alın, kitabımı okuyun. Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” dedikten sonra şu safhaya geçerim:“Artık o, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir, Yüce bir cennettedir. O cennetin meyveleri sarkmış haldedir. (Onlara) geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yiyin, için (denilir).” (Hakka: 19–24)

 

TAKLİDİN KARANLIKLARINA GÖMÜLENLERE ÇAĞRI

Son Söz

 

Değerli okuyucu kardeşim!

 

Senin de gördüğün gibi, benim herhangi bir mezhep veya herhangi siyasi bir çevreyle ilişkim bulunmamaktadır. Ben, hiçbir siyasi veya mezhebi şahsiyete tâbi olmadım. Aynı şekilde benim yazdığım bu satırlar herhangi siyasi bir görüşe veya cemaatin fikirlerini kabullenmeye çağırmamaktadır. Tam tersine burada yazdıklarımın hepsi, sadece yaşadıklarımı serdetmekten ibarettir. Benim tek hedefim, tanınması gereken yüzlerin bilinmesidir. Zulme ve körü körüne taklide başkaldırarak hür bir şekilde inandıklarını yaşamak isteyen her insanın dileklerine tercüman olmaktır.

 

Taklidin karanlıklarına gömülmüş kardeşlerime çağrım, başlarını içine gömdükleri derin, karanlık dehlizlerden çıkarıp toplumlarındaki gerçekleri görmeleri, hakikatin takipçisi olmalarıdır. Hidayetin kapıları herkese açıktır ve ben, bu tecrübeyi yaşamış bir insan olarak yaşadıklarımı sana sunuyorum. Yaşadıklarımı bu kitapta anlatırken hedefim kesinlikle bu yolun zorluğunu sana anlatmak değil. Tam tersine hedefim, yaşadığım tecrübelerin hidayet yolunda yürüyen kardeşlerime bir meşale görevi görmesi, bu tecrübelerden ders çıkarılması ve hidayet yolunda yürüyen kardeşlerin benim gibi hamasi davranmak yerine toplumlarının gerçeklerini göz önünde bulundurarak güvenli sahile doğru ilerlemeleridir.

 

Şunu çok iyi kavramamız gerekir: Cennete giden yol zorluklarla doludur ve Müslüman, hidayet yolunda ilerlerken imtihan olunmak için bu zorluklarla karşılaşıp, onlara karşı mücadele etmek zorunda kalacaktır. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

 

 

 

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve onunla birlikte inananlar “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)

 

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? And olsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut: 2-3)

 

Bu kitabı yazdığım vakitler, elimde ilmi kaynaklar bulunmadığı için yer yer değindiğim fıkhı konuların detaylarına giremedim. Aynı zamanda yaşadığım olaylardan bahsederken birçok konuya genel manada değinmeye, bana yardımcı olan bazı şahısların ve gittiğim bazı yerlerin isimlerini vermemeye özen gösterdim. Çünkü bu kardeşlere bir zararın dokunmasından korktum.

 

Kitabımın sonuna gelirken yazdıklarımı şu başlıklar altında yeniden özetlemek istiyorum:

 

 

 

 

 

  • Doğumdan üniversiteye kadar geçen dönem

 

Daha önce de değindiğim gibi Şii bir ailede dünyaya geldim. Annem ve babamın her ikisi de meşhur iki doktordular. Annem kalp alanında uzman bir cerrahtı. Babam ise beyin cerrahıydı ve her ikisi de üniversitede öğretmendiler.

 

Babam uzun süre ülke dışında yaşadığı için, kendisini Hüseyin (r.a)’ın soyundan kabul eden annemin gözetimi altında uzun süre yaşadım. Anne tarafım Şia mezhebine ve mezhebin kurallarına sıkı sıkıya bağlılığıyla tanınıyordu.

 

Dini havzalarda Hücetu’l İslam mertebesine yükselene kadar okudum ve Hücetu’l İslam oluşumu simgeleyen sarığımı Feyziye Havzası’nda giydim. Bu sürece kadar Şia mezhebinin tüm kurallarına sıkıca bağlıydım. İster dini, ister modern olsun tüm derslerimde başarılıydım ve genellikle ilk sıralardaydım. Derslerimdeki başarılarımdan dolayı, öğretmenlerimin ve havza yönetiminin bana karşı özel bir ilgisi vardı. Bundan dolayı çoğu zaman yapılacak konuşmalar, ilmi araştırmalar ve münazaralarda benim ismim ilk sıralarda yer alırdı.

 

 

 

  • Mezhep ve akidevi düşüncelerin değişmesi

 

Bu kitapta, inançlarım konusunda beni detaylı bir araştırmaya iten asıl sebepten bahsettim ve Şia inancının sağlam temeller üzerine kurulmuş bir mezhep olmadığı sonucuna nasıl ulaştığıma yer verdim. Yaptığım araştırmalar sonucunda, Şia inancının bir düşünceyi yansıtmaktan daha çok, siyasi olaylardan yola çıkarak bir araya getirilmiş, İslam’la alakası olmayan bir sürü bid’at ve kişisel menfaatler üzerinde kurulmuş bir inanç şekli olduğunu anladım. Ve bu gerçekleri, uzun süren araştırmalar sonucunda fark ettim. Tüm bunları yaparken dünyevi hiçbir hedefim yoktu, tek isteğim Rabbimin rızasına nail olmaktı.

 

Benim bu dünyadan ayrılmadan önce Rabbimden iki dileğim var:

 

Birincisi; Rabbimden dileğim, değerli kardeşlerim Muhammed Rıza Musayi, Ali Rıza Muhammedî ve Aristo

Radmehr’i şehitler kafilesinden yazması ve beni de şehit olarak onların kafilesine katarak hiçbir gölgenin olmadığı günde gölgesinde gölgelendirmesidir.

 

İkincisi; Rabbimden dileğim, başta anne-babam olmak üzere, dalaletin karanlığında yaşayan, bir sürü bid’ati din zanneden bu insanlara hidayet etmesi ve onları doğru yola iletmesidir. O’nun her şeye gücü yeter ve O, bolca hidayete erdirendir: “Allah kullarını esenlik yurduna çağırır ve O, dilediğini doğru yola iletir.” (Yunus:25)

 

Eğer bu dünyada biraz daha yaşamam murad edilmişse Allah’tan dileğim, bu vakti sabır, sebat, iman ve takvayla geçirmemi sağlamasıdır. Ey Allahım! Sana özlemle kavuşmayı bekleyen bu kulunu rahmetinden ve mağfiretinden esirgeme. Sen her şeye güç yetirensin.

 

Bana Allah yeter; O ne güzel vekildir, O ne güzel destekleyicidir…

 

Ve son olarak benim için birçok zorluğa katlanan Ebu Abdullah’a teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Değerli okuyucu kardeşim!

Bu kitabımı Şii kardeşlerim, gerçeğe ulaşmak isteyen yeni nesil, bâtıl ehlinin oyunlarından yorulan ve dünyanın her yerinde din tacirlerinin oyunlarına gelmek istemeyen herkes için yazdım. Ben kendimi, hakikati arayanların hizmetine adadım. Hakikate ulaşmak isteyen, doğru yolu bulmaya çalışan kardeşlerimin yardımına koşmaya, üzerime düşen her şeyi, her zaman yapmaya hazırım.

 

Şu ana kadar doğru yola ulaşmak için yaptığım çalışmaları şu isimler altında kitaplaştırdım:

1- Mut’a nikâhı ve bu nikâhın Şia toplumu üzerindeki etkileri

2- Şia dünyasında Kur’an-ı Kerim’in tahrif edilişi (değiştirilmesi) 3- Ehli Sünnet ve Şia arasındaki farklılıklar

4- Ziyan olmuş bir nesil. Bu çalışma İran devriminden sonra yetişen yeni neslin inançları ve düşünceleri üzerinde yapılan bir çalışmadır.

 

Murteza Radmehr

 

Kum’daki ilim havzasında eski bir Hücetu’l-İslam

 

Tahran’daki Şehit Beheşti Üniversitesi’nde eski bir tıp öğrencisi ve şu an meçhul bir muhacir. Hicri 27 – Rebiu’l-Evvel – 1423

 

 

 

ŞEHİT MURTAZA RADMEHR’İN ANISINA

Şehit Murtaza Radmehr’in anısına…

 

İşten eve geldiğimde beni kapıda karşılayan oğlum Muhammed, “Baba Mustafa amca bugün seni defalarca aradı” dedi.

 

Telefonu aldım ve Karaçi’nin güney tarafında oturan Mustafa kardeşi aradım. Sesimi duyunca mutlu olan Mustafa hoş bir edayla: “Ya Doktor… Yanımda çok değerli bir arkadaş var. Müsadenle sizi tanıştırmak istiyorum. Ne zaman müsait olursunuz?” dedi.

 

Mustafa, İran’da davet çalışmaları yapan Ehli Sünnet’ten değerli bir kardeştir. İran’da uzun bir süre hapis hayatı yaşamış, işkence altında bir gözünü kaybetmiş ve sağ ayağı işkence esnasında kırıldığı için sakat kalmış.

 

Mustafa kardeşle yıllar önce Karaçi’ye hicret ettiğinde tanıştık. Mustafa daha ilk görünüşte, insana Allah’ı hatırlatan, oldukça hareketli, sevgi dolu, ahlaklı, yüzünde iman ve ihlâs belirtileri olan bir insandır. Her ne kadar zorlu işkence günleri onun sol gözünü aldıysa da yüzündeki güzelliği ve iman nurunu silememiş.

 

Bazen onunla şakalaşarak, “Ne kadar da şanslı bir insansın, cenneti daha hayattayken garantiledin. Güzün senden önce Cennet’e gitti. Kıyamet Günü Rabbine, gözünü almak için Cennet’e girmen gerektiğini söyleyecek ve girdikten sonra da geri dönmeyeceksin. Ne olur bizim gibi garibanlara dua et” derim.

 

O da göğsünün tam derinlerinden gelen bir âhla gülümseyerek şöyle der: “Ah… ah… Doktor! Cennet; mehri çok fazla olan bir gelin gibidir. Dinim üzerinde sebat edebilmem için bana dua et. Kıyamet Günü gözümün beni reddetmesinden ve Cennet’in kapıları önünde gözsüz kalmaktan korkarım.”

 

Mustafa gerçekten de hoş bir gençtir. Onu ilk gördüğünüzde hemen kalbinizde ona karşı bir sevgi oluşur. Hicret diyarında yaşadığı sıkıntılar onu çökertememiş ve azmini kıramamış. Muhammed’le eski günlerini konuştuğumuzda şöyle der: “Bazen bu gurbet diyarında çok ciddi sıkıntılar yaşıyorum, ancak hapishane günleri aklıma gelince Yusuf (as) için kendi vatanında, kuyunun derinliklerinde, akrepler ve yılanlarla baş başa kalmasındansa uzaklarda Aziz’in evinde köle olarak yaşamasının daha kolay olduğunu anlıyorum!”

 

Aramızdaki ilişkiler tamamıyla dostluk asasına dayanır. Bana telefonun diğer tarafında, “Görüşmek için ne zaman müsait olursunuz?” dediğinde benimle tanıştırmak istediği misafirin değerli biri olduğunu anladım. “Buyurun! İkindi namazından sonra görüşebiliriz” dedim. İkinde namazından sonra eve geldiğimde Mustafa, zayıf ve hayâ timsali bir gençle kapıda beni bekliyordu. Onlara selam verdim, birbirimize sarıldık ve birlikte misafir odasına geçtik.

 

Mustafa arkadaşını tanıtarak şöyle dedi: “Kardeşim Dr. Murtaza Radmehr. Kum’daki havzalarda yetişmiş Şiilerin faal âlimlerindendi. Devlet onu bazı akidevi, tarihi olayları tartışmak ve casusluk yapmak üzere Mevlana Muhammed Ömer Serbazi’yle münakaşa etmek için göndermiş. Ancak Allah’ın yardımıyla Mevlana Muhammed’le yaptığı münakaşalar sonucunda etkilenmiş, daha önce inandığı bid’at ve hurafeleri terk ederek Ehli Sünnet ve’l-Cemaat mezhebine geçmiş.” Mustafa daha sonra gülümseyerek konuşmasına (kendi ifadesiyle) şöyle devam etti: “Allah onu şirk belasından kurtardı ve imanın güzelliğiyle mükâfatlandırdı!”

 

Bu arada Murtaza başını önüne eğmiş bizi dinliyordu. Gözlerinden birkaç damla yaş akmaya başlamıştı. Hafif bir sesle şöyle dedi: “Allah’a hamdolsun. Bana bağışladığı iman ve İslam nimetinden dolayı O’na şükürler olsun.

Bundan daha büyük bir nimet olamaz.”

 

Murtaza’ya dönerek: “Hoş geldin. Seninle tanıştığıma sevindim. Neden sadece Ehli Sünnet inancını tercih ettiğini söylemiyor da eski durumunu şirkle tanımlıyorsun?” dedim.

 

Murtaza derin bir soluk alarak başını kaldırdı. Aldığı solukla ruhu çıkacak gibiydi. Şöyle dedi: “Doktor! Sen Şia mezhebini çok yakından tanımıyorsun galiba. Ben Şia mezhebinin okutulduğu okullarda yetiştim ve bu sonuca yaptığım çok uzun araştırmalar sonucunda ulaştım.”

 

Karşımdaki genç gerçekten de samimi hoş bir insana benziyordu. Sözleri hemen insan üzerinde etki bırakıyordu. Yüzünde samimiyet ve ihlâs dışında bir şey göremiyordum. Ancak ben, ağzı sütten yandığı için yoğurdu üfürerek yiyen insan gibiydim. O güne kadar birçok Şii gencin Sünni olduğunu ilan ederek Sünnilerin arasına karıştığına ve İran devleti adına casusluk yaptığına şahit olmuştuk. Bundan dolayı bu gencin sözlerine çok fazla ehemmiyet vermeyerek biraz da soğuk davranmaya çalıştım: Ona şöyle dedim:

 

“Bak kardeşim. Kim olduğun beni fazla alakadar etmiyor. Eğer İran adına casusluk yapıyorsan, bu senin bileceğin bir şey. Yok, eğer samimi inanmış bir gençsen Allah mükâfatını fazlasıyla verecektir. Bence hayat ihanet ve sahtekârlıkla zayi edilmeyecek kadar değerli bir nimettir. Biz bu dünyadan ayrılır ayrılmaz siyah iplik beyaz iplikten ayrılacak ve her şey gün yüzüne çıkacaktır.

 

Müsaade edersen sana bir nasihatte bulunmak istiyorum. Eğer dediğin gibi eski düşüncelerini bırakmış ve Ehli Sünnet inancını benimsemişsen şunu iyi bil ki, biz Ehli Sünnet olarak ne ilim ne de âlim sıkıntısı yaşıyoruz. Bundan dolayı senin dönüşünün bizim açımızdan değiştireceği bir şey yoktur.

 

Gerçekten iman ettiğini ve kavminin şirk içinde olduğunu iddia ediyorsan, bizden daha çok onlarla ilgilenmen gerekir ve onların sana daha çok ihtiyaçları var. Bundan dolayı ülkene dön ve kavmini şirk ve dalalet bataklığından çıkarmaya çalış. Senin asıl sorumluluğun budur.”

 

Genç adam başını kaldırdı ve bana baktı. Gözündeki ışıltı, sadakat ve samimiyet kalbime kadar işledi. Bir anda söylediklerimden dolayı utandım ve adama haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Ancak o, hafif ve vakarlı bir ses tonuyla: “Doğru diyorsun kardeşim” dedi.

 

Mustafa, benim bu şekilde misafire karşı soğuk davranmama çok şaşırdı. Böyle bir davranışı benden kesinlikle beklemiyordu. Yine de havayı biraz yumuşatmak için araya girdi ve kendisini gülmeye zorlayarak şöyle dedi:

 

“Murtaza kardeş! Sen Doktor’un kusuruna bakma. O şu an bana çok kızgın ve benden intikam alıyor. Kısa süre önce onu, Şiilikten dönüş yaptığını iddia eden bir gençle tanıştırdım. Meğer adam İran İstihbaratı adına çalışıyormuş. Bundan dolayı Doktor’un yaptıklarına kızmıyorum. Ancak ben gerçeği nerden bilebilirdim ki. Şimdi Doktor beni daha önce yaptığım yanlıştan dolayı cezalandırıyor ve haklı da. Ancak Murtaza kardeş; bu adamın kalbi okyanus gibi geniştir. Kin taşımaz. Başına gelen sıkıntılardan dolayı sarsılmaz. Sen bunu yakında kendi gözlerinle göreceksin. Birkaç gün sonra buraya tekrar geldiğimizde onu her tarafı çiçeklerle kaplı, içinde hiçbir dikenin bulunmadığı neşe saçan bir bahçe gibi bulacaksın…”

 

Akşam ezanı okununca misafirlerim benden izin alarak çıktılar. Onlarla vedalaştığımda Murtaza şu an okuduğunuz kitabı bana hediye ederek, “Bu kitaptakiler başımdan geçen bazı olaylardır. Kitabı okur ve benim din üzerine sebatım için dua edersen çok sevinirim. Sizden dua dışında başka bir şey istemiyorum. Umarım Allah hepimizi Cennetinde peygamberler, doğru sözlüler, şehitler ve salihlerle bir arada buluşturur” dedi. Birbirimize sıkıca sarıldık. Gencin gözlerinden yaşlar akıyordu. Murtaza’nın alnından öptüm ve “Görüşmek üzere inşallah…” dedim.

 

Vedalaşmak için Mustafa’ya sarıldığımda kulağıma eğilerek; “Senden bunu beklemiyordum. Senin gibi şefkat sahibi, insanların kalbine sevgi dolduran bir insan nasıl böyle bir şey yapabilir?!” dedi. Mustafa daha sonra başını kaldırdı ve yüksek sesle: “Sakın bu sözlerinle bizi kandırdığını zannetme. Cimri adam! Akşam yemeğinden kaçabileceğini mi zannediyorsun? Şunu çok iyi bil, senin yemeğini yedirmeden Murtaza kardeşimi Karaçi’den göndermeyeceğim.”

 

Suphanallah!… Onlara yemek ikram etmeyi tamamıyla unutmuşum. Onlardan özür diledim ve “ Eğer içeri gelip yemek yerseniz çok memnun olurum” dedim. Mustafa yüksek sesle güldü ve şöyle dedi: “Son pişmanlık fayda etmez. Bizi Karaçi’nin en pahalı lokantasına götürmediğin sürece bu cimrice davranışını affetmeyiz. Ancak bizi lokantaya götürmeden bir hafta önce haber ver de yedi gün boyunca oruç tutalım, sonra da lokantada bol yemek yiyerek sana çok zarar verelim.” Murtaza, edep ve ihtiramla gülümseyerek, “İmam Mehdi’nin cellâtları beni öldürmeyi başaramadılar, ancak görünen o ki Mustafa beni aç bırakarak bu işin üstesinden gelecek” dedi.

 

Daha sonra iki arkadaş ellerini birbirlerinin omuzlarına koyarak benden uzaklaştılar…

 

Vedalaşma anı ve Murtaza’nın yanaklarından aşağı inen yaşlar, uzun süre vicdan azabı çekmeme sebep oldu. Ona karşı soğuk davranmakla büyük bir haksızlık etmiştim ve bu beni çok üzüyordu.

 

Yatsı namazından sonra eşime iştahım olmadığını ve mümkünse beni rahatsız etmemesini söyleyerek çalışma odama geçtim, kapıyı kapattım ve Murtaza’nın bana hediye ettiği kitabı okumaya başladım. Kitabı okudukça her kelimede doğruluğun ve samimiyetin izini görüyordum. Bu ise soğuk karşılamamdan dolayı beni daha çok üzdü. O gece üzüntüden gözlerime uyku girmedi. Okuduğum her satırda Murtaza’nın yüzü ve yanağından aşağıya doğru akan yaşlar gözümün önüne geliyordu…

 

Ertesi gün Mustafa’ya ulaşarak onları akşam yemeğine davet etmek istedim. Ancak telefona cevap veren olmadı. Mustafa ikindi namazından sonra bana dönebildi ve Murtaza’nın Kuveytta’ya gittiğini söyledi.

 

Mustafa’yla görüştükçe onu soruyordum. Bir seferinde Kuveytta’da evlendiğini söyledi. Bir süre sonra bir çocuğu olduğunu haber verdi. Aradan uzun bir zaman geçince Murtaza ve yaşadığım olay zihnimden uzaklaştı…

 

Bu olaydan birkaç yıl geçtikten sonra İran’ın Zahedan şehrine gittim. Zahedan benim açımdan anılar diyarıdır. Ömrümün büyük bir kısmını bu şehirde geçirdim. Her fırsat bulduğumda eski anılarımı tazelemek, akrabalarımı ve oradaki dostlarımı ziyaret etmek için bu şehri ziyaret etmeye çalışıyorum…

 

Bir defasında Zahedan’daki el-Cami’ Camii’nde ikindi namazını kıldıktan sonra yerimde oturmaya devam edip dua ve zikirle meşgul olmaya başladım. Bir ara oldukça zayıf, hasta gibi görünen, yüzü sararmış birinin bana baktığını fark ettim. Adam biraz ilerledi ve yanıma oturdu. Ben hiçbir şey fark etmemiş gibi zikirlerime devam ettim. Zayıf adamın yüzünde tatlı bir gülümseme belirtisi hissettim. Dönüp kendisine baktım. Adam aşırı zayıfladığı için başı elinde olmadan sallanıyordu. Sesiz bir şekilde: “Doktor! Beni tanımadın mı?” dedi.

 

Adamla tokalaştım. Elleri soğuk iki odun parçası gibiydi. “Sizinle daha önce tanıştık mı?” dedim. Adam gülümseyerek, “Vallahi insanların beni tanımayacağı kadar güzelleştiğimi bilmiyordum! Rabbime şükürler olsun” dedi. Bunu söylerken ellerindeki titremeyi kontrol etmeye çalışıyordu. Benim bunu fark ettiğimi anlayınca utandı ve ellerini arkasına gizlemeye çalıştı. Biraz sustu ve daha sonra başını kaldırdı. “Ben hizmetkârınız Murtaza Radmehr! Sizi Karaçi’de Mustafa kardeşle beraber ziyaret etmiştik” dedi.

 

Ne olduğunu anlamadım. Sanki bir anda dünya başıma yıkıldı. İçimi kemiren, uzun süre vicdan azabı çektiğim o olay bir anda film şeridi gibi gözümün önünden geçti. O olaydan sonra uzun süre bu mü’min gençle görüşmek istemiş ancak başarılı olamamıştım. O an hızlı bir şekilde terleme ve bedenimde bir titreme hissetmeye başladım… Ayağa nasıl kalktığımı ve onu nasıl kucakladığımı bilmiyorum. Onun başını ve alnını deliler gibi öpüyordum… O anda tam olarak ne yaptığımı bilmiyorum… Bir ara birbirimize sarılarak hüngür hüngür ağladığımızı hatırlıyorum…

 

Namazdan sonra herkes çıktığı için camide kimse yoktu, sadece ne olduğunu anlamaya çalışan birkaç öğrenci uzakta durmuş bize bakıyordu. Bir taraftan gözlerimden yaşlar boşanırken diğer taraftan şiddetli bir şekilde titriyordum. “Kardeşim, Murteza! Sana ne oldu böyle?! Hayır… Hayır… Bu sen olamazsın. Buna inanamam.

 

Yüzün neden böyle sararmış? Sen hasta mısın? Sana ne oldu böyle?!…”

 

Murtaza kendisini toparlamaya çalışarak gülümsedi ve “Karaçi’de görüştüğümüzde benim casus olduğumu düşündüğünü biliyorum. Şimdi de beni İran’da gördüğüne göre artık casus olduğuma dair içinde bir şüphe kalmamıştır” dedi. Bu sözleriyle olumsuz hiçbir şey kasdetmediği anlaşılıyordu. Tamamıyla içinden geldiği gibi doğal bir şekilde konuşuyordu. “Ne olur, o olaydan dolayı kusuruma bakma ve sana ne oluğunu söyle” dedim.

 

Bu esnada yanında misafir olarak bulunduğum arkadaşım gelip yüzümdeki üzüntüyü fark edince ikimizi de alarak medresedeki odasına götürdü.

 

Murtaza başından geçenleri anlatmaya başlayarak şöyle dedi: “Hicret diyarında hiçbir zaman kendimi rahat hissetmedim. Devamlı bir şekilde kendi kendime “Ailemi, arkadaşlarımı ve tüm halkımı dalaletten, kabirlere ibadetten, bid’atlerden uzaklaştırmak ve onlara nur ve iman penceresini açmak için bir şeyler yapmalıyım” diyordum. Sonunda İran’daki davetlerimi devam ettirmek için geri dönmeye karar verdim. Ancak İran İstihbaratı hazırlığını yapmıştı. Çok geçmeden beni yakaladılar ve Kirman’daki hapishaneye götürdüler.”

 

 

 

Murtaza daha sonra bu hapishanede kendisine yapılan işkenceleri anlattı. İşkenceler, vahşi cellâtların işkence yapmak için başvurdukları yöntemler kalbimize korku salıyor ve tüylerimizin diken diken olmasına sebep oluyordu. İnsanın bu kadar vahşileşebileceğini, bu kadar insanlıktan uzaklaşabileceğini tahmin bile edemezdim. Eğer Murtaza’yla görüşmesem, bu işkenceleri onun ağzından dinlemesem ve işkencenin etkisini onun üzerinde görmesem bu anlatılanlara inanmam mümkün değildi.

 

Kendi hemcinsini parçalamak için bu şekilde vahşi kurtlara dönüşen insan manzarasını güzümün önünde canlandırdıkça İmam Şafii’nin şu şiiri aklıma geliyordu:

 

“Her vakit zamanımızı ayıplarız,

aslında ayıp bizim kendimizdedir.

Kurt kesinlikle kurdun etini yemezken,

göz göre göre birbirimizi yiyoruz.”

Çocukların bile saçlarını ağartabilecek bu işkenceler, bir taraftan Murtaza’nın sabrını ve onun imandan aldığı lezzeti ortaya koyarken, diğer taraftan zayıf bir insanı her çeşit zorluğa rağmen sarsılmaz, güçlü dağlara dönüştüren İslam’ın mucizevî yönünü göstermektedir.

 

Aslında Kirman Hapishanesi’nde sabreden ve direnen Murtaza Radmehr değil, dalalet ve sapıklığa direnen

imanın gücüydü. Ne demir, ne vahşi işkence yöntemleri ve ne de başka bir şey imanın gücünü kırabilir. Küfür ve iman savaşında her zaman üstün gelecek olan imandır.

 

İran’da âlim, ilim talebesi ve yazarlardan tutuklanan bir çok kişinin çeşitli işkencelerden geçtikten sonra bir çeşit ilaçla zehirlendiğine birkaç defa şahit oldum. Bu ilaç uzun bir süre insana eziyet verdikten sonra onu öldürüyor. Bu zehrin verildiği insanların ilk önce bedenleri ve yüzleri sararır, daha sonra elleri devamlı bir şekilde titremeye başlar, beden yavaş yavaş zayıflar ve zehir insanı yavaş yavaş öldürür. Murtaza zalimlerin zindanlarında işkence altında yazdığı bazı şiirleri bize okurken, gözlerindeki yaşlar da yavaş yavaş yanaklarından aşağıya iniyordu. O konuşurken odaya bir grup öğrenci daha toplanmıştı. Herkes yaşlı gözlerle Murtaza’yı dinlerken duydukları karşısında olduğu yerde taş kesilmişti.

 

Murtaza Radmehr’in sözlerini keserek, “Sana farkında olmadan her hangi bir iğne yaptılar mı?” dedim. Murtaza gülümsedi ve yavaşça şöyle dedi: “Allah sana rahmet etsin. Bana işkence etmeye başladıklarında kendimden geçip bayılıyordum. Her şeye rağmen çok mutluydum, bana yaptıkları işkencelerden farklı bir tat alıyordum.

 

 

Vallahi, onlar bana işkence ettiklerinde kendimi Cennet’teymiş gibi hissediyordum. Benim derimi sıcak ütüyle ütülediklerinde, bana yanık yerine Cennet kokusu geliyordu ve işkenceye devam etmelerini temenni ediyordum. Akidem ve imanımla gurur duyuyordum. Beni sadece bir şey çok üzüyordu. Yakın zamanda Cennet’e gireceğimi umuyor ancak kavmimi dalalet ve sapıklık içinde bırakacağım için çok üzülüyordum. Kavmimi İslam’a davet etmem için bana fırsat verilmesini ve onların hidayetine sebep olmayı çok istiyordum.”

 

Murtaza’ya sarıldım, onun alnını öptüm ve dedim ki: “Senin durumun Allah Teâlâ’nın Kuran-ı Kerim’de bildirdiği şu adamın durumuna benziyor:“Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin” dedi. Ona “Cennete gir” denilince. “Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını bilseydi.” (Yasin:25–27)

 

Ona, “Üzülme kardeşim! Allah sana şehadet nimetini bahşedecektir. Ve davetin kavmine ulaşacaktır. Hidayet ise Allah’ın elindedir. Allah dilediğini doğru yola ulaştırır. Hakikate ve mutluluğa ulaşmak isteyen herkese Allah yardım edecektir” dedim.

 

 

 

 

Daha sonra ondan bana özellikle dua etmesi için ricada bulundum. Onun farklı bir dünyada yaşadığını ve yeryüzündeki vaktini tamamlamak için hayatının son demlerinde olduğunu ve şehit olarak Rabbine kavuşacağını, ancak onunla görüşen insanların ibret alması için Allah’ın onu biraz daha yaşattığına kanaat getirdim.

 

Murtaza’yla vedalaştıktan sonra oradaki gençlere dedim ki: “Şehit kardeşiniz Murtaza Radmehr için dua edin. Allah ona rahmet eylesin…”

 

Oradaki arkadaşlar bu sözlerime şaşırarak ne demek istiyorsun?” dediler. Beni aşırı bir üzüntü sardı. Sanki boğulacak gibiydim. Dedim ki: “İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un. Allah dilediğini verir ve dilediğini alır. Muhakkak gözler yaşarır. Kalp üzülür ve Rabbimizi razı edecek şeyden başka bir şey söylemeyiz. Kardeşimiz Murtaza’yı tehlikeli bir zehirle öldürmüşler. O bu haliyle bu dünyada birkaç günden fazla yaşamaz. O insanların sergilediği barbarlığın sonucu Rabbine şehit olarak yükselecek. Allah ona rahmet eylesin…”

 

Orada bulunan herkes ağlamaya bağladı. Çok hüzünlü bir ortam vardı. Herkes olduğu yerde birer duvar direği gibi çakılıp kalmıştı. Akşam ezanının yükselen sesiyle ancak kendimize gelebildik.

 

Murteza Kuveytta’daki evine geri döndü. Onun dönüşüyle beraber evinde yeniden mutluluk ve sevinç rüzgârları esmeye başlar. Murtaza’nın yokluğunda ailesi ciddi maddi ve manevi sıkıntılar yaşamış. Ancak bu mutluluk çok sürmez. Daha birkaç gün geçmeden küçük kızı babasının yüzündeki nurun biraz daha arttığını, yüzünün biraz daha güzelleştiğini, gökyüzüne bakan gözlerinin içinin güldüğünü ancak hiç hareket etmediğini fark eder. Çocuk babasını öpmeye ve ona seslenmeye başlar, ancak hiçbir cevap alamaz. Bunun üzerine ağlamaya ve yüksek sesle bağırmaya başlar. Küçük kızın sesine yetişen insanlar şehidin ruhunu teslim ettiğini ve Rabbine yüksekliğini anlarlar…

 

Murtaza Radmehr, Kirman Hapishanesi’nin kendisine sunduğu şehadet şerbetini ailesine döndükten ve kızıyla vedalaştıktan sonra içti. Artık onun için Rabbinin katına yükselme, hür doğan insanları köleleştiren, onları Allah’ın müstakim yolundan alıkoyan zalimlerin zulmünü, kendisine yapılan zulmü adil mahkemeye anlatma vakti gelmişti.

 

Radmehr gitti… Ancak onun daveti baki kaldı ve kalacaktır…

 

Radmehr gitti ancak onun geride bıraktığı ruh hâlâ İranlı gençler arasında bir yerden başka bir yere gitmekte ve insanları derin uykularından uyandırmaktadır.

 

Murtaza Radmehr hidayet, mutluluk ve direniş tohumlarını ülkenin her tarafına, hatta dünyanın her tarafına ekerek bu dünyadan ayrıldı. Bugün ülkenin birçok yerindeki gençler, din üzerine sebat edeceklerine ve Radmehr’in davetini devam ettireceklerine dair yemin etmişlerdir.

Yarınlar Allah’ın izniyle İran semalarında hiçbir batılın olmadığı ve hidayet nurunun her tarafa yayıldığı günler olacaktır.

 

Seni unutmayacak ve unutturmayacağız ey şehit! Senin açtığın çığırda yürüyecek ve yolumuza sonuna kadar devam edeceğiz. Allah’ın izniyle senin davetin Kıyamet Günü’ne kadar devam edecektir.

 

Gözün arkada kalmasın ey tevhid, hidayet ve saadet şehidi Murteza Radmehr!

 

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak siz anlayamazsınız.” (Bakara: 154)

 

Dr. A. S.

– SON –

 

Düzenleyen:  Müderris  İdris /  Mart 2020

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir